Travma

Kilitleniyorum.

Beni aşan, büyük bir travma, afet, saldırı, kayıp olduğu zaman kendim olamıyor, kendime gelemiyorum. Şeyleri otomatik hallediyorum, günü geçiriyorum, görevlerimi yerine getiriyorum, ama üstüne düşünmediğim zamanlarda bile altta hep o yanan gerçek yatıyor, hissediyor yanıyorum. Çaresizlik, öfke, acı, hiddet, hemen bir şeyler yapmaya davranmakla her şeyi durdurup hepsinden mesafelenmek, bir durmak, sadece durmak.

Paylaşmak bazen iyi geliyor, bazen gelmiyor. Çok seslilik bazen birlik getiriyor bazen sadece kakafoni ve daha fazla öfke, acı, bıkkınlık. Kaçıp başka şeylere sığınmak akıl ve ruh sağlığı için kısa süreli bir denge getirse de acı gerçeği değiştirmiyor.

Doktor Gabor Mate’nin belgesel filmi The Wisdom of Trauma (Travmanın Bilgeliği) bu sene ara ara ücretsiz olarak gösterime açıldı, açılıyor. Tam da bu hafta bir 5 gün için daha, hem de Türkçe altyazılı olarak yeniden gösterimde. İzlemeyen ve izlemek isteyenler için linki aşağı bırakıyorum. Kuzey Amerika saatiyle 1 Ağustos Pazar gecesine kadar gösterime açık.

Mate diyor ki; travma başımıza gelen kötü şeyler değildir. O kötü şeylerin olması sonucunda içimizde yaşadıklarımız, hissettiklerimiz travmadır. Travma kendimizden kopmaktır çünkü kendimiz olmak o kadar acı yüklüdür. Bir suçlunun, bağımlının, katilin veya hırsızın cezalandırma sistemi içinde otomatik olarak etiketlenip ne yaptığının düzeltilmeye çalışılmasındansa, travmanın merkezine giderek ancak gerçek iyileşme mümkün olabilir.

Toplumsal olarak travmayla baş etmeyi biliyor muyuz? Tevekkülümüz, fedakarlığımız, vericiliğimiz yüksek. Yanısıra kurban olma halimiz, kaderciliğimiz, kendimiz dışına havale edip boşvermişliğimiz de. Bilinçli birey olmayı biliyor muyuz kısmıysa ayrı mesele. Bunun diploma, unvan, mesleklerden, yani sadece bunlardan ibaret olmadığını anlayıp bilecek bir bilinçten bahsediyorum. Aklıma Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu ve kendi bilim-ilim dünyasına sıkışmış Aydın karakteri geliyor. Konumuzla alakası var ve yok. Zihnim karışık, sözcüklerim dağınık. Yangınları harlayan rüzgar gibi hangi kül esip önüme düşerse onu yakalayıp elimde çözülmesine bakıyor, kalan izleri harflere çeviriyorum.

Mate’ye ve travmayla baş etmeye döneyim. O çocukluktan itibaren aile içi şiddet gören, sevgisizlik ekseninde büyüyen, davranış kalıpları kendi kontrolü dışında oluşup doğru-yanlış ayırt etmeden hayatta kalmaya çalışan yaralıların yaralarının kökenine inmeye, bunu koşulsuz bir anlayış, şefkat ve açıklıkla yapmaya gayret ediyor. Bu ülke insan yaşamıyla yüz, nesil yaşamıyla sadece bir yaşına gelirken böyle travma dolu bir bebek-çocuk-genç olduğunu düşünmeden yapamıyorum. Birlikte insan olarak yaşamak, konuşmak, yüzleşmek, sorumluluk almak, özür dilemek, geri çekilmek, mücadele etmek bile sanki ütopik bir hayal haline gelmişken doğa için, hayvanlar için, iklim için, çevre için duyarlı olmak, bilinçli davranmak, üstlenmek ve bunu lafta bırakmayıp harekete dökmek o kadar uzak geliyor ki..İnsan sevmeyen ağaç sever mi, hayvan sever mi, onu candan sayar mı, ona önem bahşeder mi?

Komplo teorilerine karnım tok. Bir de buna ihtiyacım(ız) yok. Komplosundansa deneyimi yeterince travmatik. Ama bence her yaşadığımız doğal ya da insan eliyle gelen acıda bize travma yaşatan yaşananın ötesinde arkamızın hep boşta olması, hep kendi kendimizi kollamamız gerektiği, hiçbir merciye veya kuruma güvenmememiz ve o güvenmediklerimizin herhalükarda yerli yerinde ‘koltukinsanlar’ şeklinde oturmaya devam etmeleri, sanki hiçbir şey olmamış, her şey afet, her şey allahın bir lütfu ya da cezasıymış, biz de bunu çekmeye mahkum kullarıymışız gibi davranmaları.

Afet karşısında yetersiz kalabilirsin (Almanya’daki sel felaketi sonrası o köylerde yaşayan birinin böyle şeylerin sadece yoksul ülkelerin başına geleceğini düşünürdüm dediğini dinledim haberlerde) ama bilirsin ki devlet önlemini aldı, almaya yetişemediyse hemen ve sonrasında acil durum ilan etti -kızlarımızın düğünlerinde olmak yerine sahaya indi- elinden geleni yaptı, davrandı, varlık gösterdi, seferber oldu, halkı kucakladı, muhalefete laf yetiştirmeyi, bunlarcı laf ebeliğini bırakıp gücünü kudretini bilinci, teşkilatı, özverisi ve tüm imkanlarıyla gösterdi. Geçen senenin başında Avustralya cayır cayır yanar, beş yüz milyon (evet, rakam buydu, yarım milyar) canlı yaşam geri dönmemek üzere yok olurken şu anki halimize bakıp fark göremiyorum ya sen, fark göremiyorum ya sen diyemedim şahsen. Benim gördüğüm bir örnek beyaz gömlek giyip ellerini önlerinde birleştirmiş bir yapacaz-edecez grubu. Tokuz tok.

Tema’ya bağışta bulundum. Fonların Orman Genel Müdürlüğü’ne aktarılacağını sonra öğrendim. Yine de bulunurdum. Çevremde vazgeçenler oldu. Kimseyi suçlayamam, ama elimizde kalan neredeyse yegane değer yardımlaşma niyetini kaybetmekten korkarım. Olan hep halka oluyor.

Ekosistem için düşünen, çabalayan, bana göre bu anlamda daha bilinçli olan kesim bu fidan bağışını da (OGM’den bağımsız) eleştiriyor. Bilinçsizce (monokültür diyorlar sanırım) ağaçlandırmalardan ya da ekosisteme zarar veren yaşam biçimlerinden bahsediyor, telafi ve yardımlaşma yolunun fidan bağışından geçmediğini savunuyorlar. Anlıyorum. Hak da veriyorum. Öte yandan tam da şimdi bireysel olarak yardımlaşma isteğini, niyetini ve desteğini ketlemeyi kontrol dışı yangınlar sürer, yenileri başlarken (bu yazıyı yazarken Bodrum Umurca İçmeler arası tepelerde yeni yangın çıktı ve şiddetleniyordu) zamansız bir duyarga olarak yorumluyorum. Bunun için yeni politikalara, yeni seslerin temsiliyetine, bunların gündeme, meclise taşınmasına ihtiyaç var. Şimdi değilse ne zaman? Buna varım. Ama olay anında her bir yardım niyetine gelen öfkeli veya kibirli burun kıvırmaya bir durun, bir susun diyesim geliyor. Bari içimizdeki yangın biraz soğusun. Bir de bunlarla birbirimizi yakmasak? İçimiz dışımız zaten cayır cayır yanıyor.

Mars işte. Hem öfke hem yangın. Tetiklendi mi nereyi yakacağı, kime sıçrayacağı belli olmuyor. Hepimiz acıyla, öfkeyle kendi cephemizde mücadele ediyor, kendi mecramızdan tepki veriyoruz. Benim Mars temkinli olmaya ve sakinliğe çağırıyor.

Baktığım (doğum) haritalar(ın)a kadersel yaklaşmıyorum, ama coğrafyanın kader olmadığına direnmek artık çok yorucu geliyor. Deprem, yangın, sel kader değil. Dünya-zaman-iklim gerçeği. İşte Nasa uzaydan gezegende yanan coğrafyaların kıpkırmızı fotoğraflarını paylaşıyor. Ama biz kendi kendimizin kaderi, kendi kendimizin kurbanlarıyız. Yok, hiç ilahi bir şeyden bahsetmiyorum, gayet bireyciyim. Kaderimiz kendimiziz. O depreme dayanıksız çürük binalarla, o yüz litresi eksik hangarlarda tozlanan yangın söndürme uçaklarıyla, o kifayetsiz vizyonsuz goygoycu bencil yöneticilerimizle, o kendinde bilmeyip suçu ve sorumluluğu hep ötekinde arayan hallerimizle.

Wisdom of Trauma’nın sonundaki parça biraz olsun kalbimi ve zihnimi yatıştırıyor.

Kilidim biraz açılıyor.

Susuyorum.

The way that it’s working

You know it’s not working

The way things are going

Where are we going

What does it matter

It’s Mind Over Matter

When it’s all over

Nothing is over

tanıştırayım: Osman. kıvrılıp yatmak denince en çok kedilere özeniyorum.

3 Replies to “Travma”

  1. Ben de bulundum ve şimdi yazıdan gerçeği öğrenince içim cızz etmedi diyemem. Diğer bazı bağışların başlarına geleni hatırlayınca. keşke yapmasaydı Tema dedim; “devleti yönetenlere” duyulan güvensizlik üzgünüm ki frenleyecektir insanları.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: