Tek Başına

Tek başına dans eder misin diye sordu.

Düşündüm.

Sorunun cevabını değil de en son ne zaman doyasıya dansettiğimi.

Müziğin sesini açıp arabayla yol yaptığım manzaralar daha çok üşüştü aklıma. Birtakım savunmalar geliştirdim. Dansetmenin daha genç zamanlara, hayatlara, bitip tükenmeyen enerjik dönemlere has bir vazgeçilmez olduğundan tut da dansedecek yer mekan kafa mı kaldılara varana dek dansın vazgeçilmezlikten çıktığını ispat etme mücadalesine giriştim.

Tekrar sordu, tek başına dans eder misin?

Şarkı söylerim, dedim.

Ne söylersin?

Sözlerini bildiklerimi?

Hadi söylesene şimdi.

E tek başıma değilim ki.

Dansetmenin yarattığı yaşam kaynağından, coşkudan, eşsizlikten dem vurdu.

O konuşurken sözcükler zihnimde dansetti durdu.

Sen yazmayı dansetmenin yerine koydun, dedi öteki.

Geçen bayramın oldukça kısa, belki bir o kadar aklımda yer eden sohbetlerinden biriydi.

Şimdi bir dansedelim. Sonra da yazarız.

Görüşmeyeli çok şey oldu, hiçbir şey olmadı. Yazlıkçılık geldi üstüme çöktü. Çökmek ağır bir tabir tabii. Araya yoğun bir dolunay, önce Pingu’nun ardından Coffee’nin nasibini aldığı talihsiz iki köpek dalaşması, tek başınalığı bir özlem olarak hayal ederken bu tatsız hadiselerle üstüme çöken yalnızlık girdi. Çökmek ondan. Tek başınalıkla yalnızlık arasındaki o ince sınır. Bir tarafta özgürlük bir tarafta hüzün. Uranüs’le Satürn’ün dansı. Ani bir ruh hali değişikliğiyle birinin ötekine takla atıp nanik çekmesi. Yoksa olsa olsa yerleşip yayılmak derdim yazlıkçılığa. Şöyle gerine genişleye uzanmak, akıp giden zamanın ucunu yakalamaya çalışmayı boşlamak, mevsime yerleşmek, içine bir yere köklenmek, çatık kaşları gevşetip alnı büyütmek, güneşin sudaki ışıklı dalgasını izlemek, suyun bedendeki gelgitli masajını hissetmek.

yazlık nöbetçileri: Pingu hanım ve Coffee bey

Bugün mü yazsam yarın mı yazsam mızıltıları içimden gelip geçerken, tam da böyle, geçip gitmelerini seyrettim mızıltılarımın. Yazmadım. Yazmamak, hareket etmeyen bedenin üstünde atalet biriktirmesi gibi parmaklarda, zihinde, kalpte de bir tutukluk -ya da tutsaklık?- yaratmıyorsa ben de dans eden eşeğim. Şarkı söyleyen de olur. Yamyam ağaçtan iyidir.

cannibal tree / what’s your excuse to me

Bol devrik cümleli, çok tire içi açıklamalı, hem derin hem geveze bir Javier Marias’la tanıştım. Acı Bir Başlangıç Bu (beteri geride kalır, heyheyhey Shakespeare!). Otuz altı sene süren dikta rejimi sonrası 1980 dönemini insanları, geçmişleri, şimdileri, resmen affedilen aslen hasıraltı edilen bir dolu kişisel ve toplumsal ağrıyla, merakla, aşk-aldatma-ahlak-intikam ekseninde okudum. Hep şunu düşündüm; bu yaşadığımız zamanlar ne olduğuyla değil de bizi neye çevirdiğiyle edebiyata konu olacak mı? Ve son, sınırlı ölümle mi gelecek? En ağırıma gidenlerden biri bu. Diğeri de o dönem yaşananların toplu olarak affedilip hiçbir şekilde sorgulanmamak üzere üzerinin kapatılması. İspanya’da sanki cumhuriyetin bedeli bu. Çok ağır.

çevirideki ‘ne ki’ cümleleri beni benden aldı

Marias öncesi de Çin’in Yaşar Kemal’i diyebileceğim betimleme ve doğa güzellemeleriyle kıtlık zamanı hayatta kalmayı anlatan Yan Lianke ve Günler Aylar Yıllar’ı bitirdim. Güzelleme derken açlık ve yokluk sınırını böyle masalsı böyle gerçekçi anlatan bir ustayı kastediyorum. Yoksa spoiler vermek istemediğim ve içimi kaldıran sahne çok. Indiana Jones sahnelerine giden zihin kilit. Yaşam kaynağı güneşin bir ölüm kaynağına dönüşmesini, ana kahraman İhtiyar’ın yanındaki gözleri görmeyen köpek Kör’ün o güneşten -ve tabii insanlardan- nasibini nasıl aldığını iliklerime kadar kavrularak hissettim. Güneşi kırbaçlaya kırbaçlaya alt edeceğini ümit ettim. Nafile. Kobo Abe Kumların Kadını’nı okurken de her tarafımdan kumlar süpürüp kusuyormuşum gibi gelmişti. Bu Asyalıların gözlemlerini aktarımı nasıl güçlü nasıl sade nasıl ustaca. Edebiyatı bırak gerçeklere dön, üç sene sürmüş kıtlık üç! Bir tanecik mısır koçanını yaşatabilmek için dört ay uğraş bakalım.

mısır koçanlarının gücü adına

Hani sonunda Temmuz’u sevmeye karar vermiştim ya, o olmasa kitaplara yerleşip köklenmeyi sebep gösterecektim mevsimin iyisinin yanında. İşte slogan geliyor: Kitaplar evimizdir! Yengeç mi Yengeç. Halbuki bu sene üniversitemiz hapishanemiz. Jüpiter Satürn’e Kova’da teslim. Kayıt oldum ben de mezun olarak oylama sürecine katkım olsun diye. Seçimse seçim, istiyoruz da istiyoruz Jüpiter Kova’ya gerisin geri dönmüşken.

Bir de yazlıkçılık eşittir sıfır televizyon, sıfır saçma haber. Oh be. Ama dönmeden önceki gece bilgisayarımı eyç-di-em-ay kabloyla tvye bağlayıp neşflikten iki bölüm Outlander seyrettim ya, keyfime diyecek yok. Eeeey Jamie, sen bu hallere düşecek lord muydun güzelim? Lord deyince, bizim evin barınak lordu, ingiliz ispanyolunun üstüne tanımıyorum. Gıkını çıkarmadı şu son bir ayda üst üste başka başka köpeklerle evini, odasını, yatağını, araba bagajını paylaşmaya. Şimdi yorgun. Üç gün mühlet veriyorum. Anca uyuyup gizli stresini atar. Sonra gelsin kediler, tavuklar, hav höv hüv.

Şu parçayı açıp bir daha mı dansetsek? Tek başına nereye kadar. Hadi hep beraber.

cannibal tree / what’s your excuse to me/ are you caught in a fire / or stuck in a rut / or is my love not good enough

13. Cuma ya da bu aralar Kova dolunayı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s