Isıtma

Yazdıkça yazıyorsun, yazmadıkça soğuyorsun.

Başka şeyler yazdım, yazıyorum. Halbuki burası esas merkez, kaynak. Kaynaktan kopunca dönüş yolunu unutuyorsun. Nereden giriyorduk? Nasıl başlıyorduk? Ne diyorduk?

Arkada Spotify dönüyor. Fink en İngiliz, nemli, yağmurlu haliyle söylüyor. Dışarının grisi, ıslağı, serinine baka baka inletip dinletiyor. Hemen şuracığa koyuyorum.

let me know when we get there / if we get there

Yeni değil, biliyorum, benim zamanım şimdiymiş. Outlander’ı seyrediyorum. Daha sezon bir bölüm sekiz. O yeşil siyah, sulu taşlı, İskoç mu İskoç Highlands diyarlarında Claire, Jamie, Randall, Dougal falan rüyadaymış gibi dolanırken, olduğum zamandan birden iki yüzyıl geriye düşmek nasıl olurdu hayal etmeye çalışıyorum. Ihh. İçim ürperiyor, ya evde yoksan? İmparatorluk zamanında olmak ister miydim emin değilim. Belki şu yaşadığım bölgeyi, mahalleyi, o zamanın İstanbul’unu görmek için şöyle bir bakıp çıkmak mümkün olsaydı. Evet, bakıp çıkmak. Claire’in 1945’ten 1743’e geri gittiği zaman aralığını düşündükçe aklım çıkıyor. 2021’den 1821’e geri düşmenin fikri bile kalbimi çarpıntılandırıyor. Fink arka planda söylemeye devam ediyor, sanki bu gölgeler diyarından bir hikaye anlatan diziyi bilirmiş gibi.

warm shadow / don’t you cast yourself on me

Mario Vargas Llosa’nın Hınzır Kız’ı yakın zamanda ağız tadıyla, uzun uzun, hüzünlenerek, gülerek, doya doya roman okuma keyfini sürerek bitirdiklerimden biri oluyor. Kendi kendime gülüyorum. Uzak yolları yolculukları özleyip kavrulduğum şu iki sene içinde bilerek bilmeyerek seçtiğim kitapların beni birden çok yerlerde dolaştırıp başka şehirleri, sokakları, zamanları, insanları anlatmasına bayılıyorum. Hınzır Kız 1950’lerin Lima’sında başlıyor, sonra merkezine Paris Quartier Latin oturuyor. Bir senemi geçirdiğim bölge. Londra, Tokyo, Madrid derken şehirden şehire, çevreden çevreye atlıyor. Bir çevirmen ve konferans tercümanı olan Ricardo’nun ta ergenlik zamanından tutulduğu Hınzır Kız’ın peşinde Uslu Çocuk, kıytırık herif, aptal aşık, tek ve yegane güvenli liman olmasını otuz seneye yayılan bir skalada okuyorum. İnsanın içine işliyor. Böylesine zalim, bencil, göstere göstere benim diyen birinin peşinde koşulsuz, sınırsız, vazgeçilmez şekilde giden, seven, veren biri olmak mümkün mü? İçinde insan olan yerde her duygu, sevme hali mümkün.

Hepinizi çok seviyorum.

Her böyle biten yayın, yazı, mesaj içimde ince bir teli çekiyor. Hepimizi sevmemiz mümkün mü? Sevgi ideolojik olursa belki. Aklıma seneler önce dahil olduğum bir toplulukta bu repliği her yazışmanın sonunda kullanan biri geliyor. Yüzyüze tanışmadan, birbirimizi bilmeden, sadece bir konu etrafında fikir alışverişinde olduğum bir topluluktan biri. Bu hepimizi çok seven her yazışmada birçok düğmeme basıyor, o sevgi sözcüklerini üstten bir nota gibi ortalığa saçıyor, sevgiyi bir bilgi (ya da bilgelik) gibi giyiniyor. Üstünde iyi durmuyor, birkaç beden büyük geliyor. Ben de etiketliyorum. Kibirli. Sevginin kibiri olur mu? Tahakküm edilen her şeyin rengi değişebilir. Hem belki ben istemiyorum? Jüpiter Balık’tan Kova’ya dönmeye hazırlanırken bu evrensel birlik ve sevgi meselesini ihtiyaçlar ve yaptırımlar ekseninde bir kantara koyuyorum. Yaptırım gibi sevilir mi? Ondan değil de doğalından birkaç kilo tartmanızı rica ediyorum.

all those souvenirs in my memories / got me ruining my soul

Bir de şu Chimamanda Ngozi Adichie’nin yazdıklarını çok etkileyici buluyorum. The Thing Around Your Neck. Storytel’den dinliyorum. Türkçe’ye Boynunun Etrafındaki Şey adıyla çevrilmiş öyküler. Ama bu Nijeryalı İngilizcesini orijinalinden okumak ve hatta Afrikalı İngilizcesiyle seslendirilmiş olarak dinlemek başka titreşiyor. Storytel’deki seslendirici Adjoa Andoh çok başarılı. Yaşı yaşıma yakın yeni nesil erkek yazarlardan Alejandro Zambra’nın nasıl hastasıysam (Türkçe’de yayınlanmış her şeyini okudum, ikinci turları dönüyorum) Adichie de hemcinslerimden bu tutkuya aday. Aslında bir romanını (Amerikana) ve feminist manifestosunu (We should all be feminists) okudum, TED Talk’unu (The danger of the single story) defalarca dinledim ve bir önceki Amerikan First Lady’si etrafında yazdığı kurmaca hikayeyi dinledim (The Arrangements), ama sanki daha çok okumuşum gibi geliyor. Şimdi bu seçkiye bir ek daha. İyi ki böyle sesler, kalemler var dedirten cinsten.

belki sen varsın diye / belki duyarsın diye

Durdum durdum peşpeşe ikinci Amin Maalouf’u bitireyazıyorum. Empedokles’in Dostları. Neyse ki bu distopya görünümlü gelecek tasviri şu iki sene içinde başlayıp da bıraktığım başka distopyalar gibi olmuyor. Bildiğim, sevdiğim, merak ettiğim yakın gelecek öngörüleriyle örtüşüyor. Hayal ve özlemleri içine katarak. Bilmediğimiz daha gelişmiş bir uygarlık ya da bir kurtarıcı var mı? Ne alaka denebilir ama bana Ayn Rand’in Atlas Vazgeçti’sini hatırlatıyor. Tabii orada bireysel/toplu bir başkaldırı var, burada bir kurtuluş hikayesi. Eh, Ayn Rand Kova (başkaldırı ve topluluk arketipi), Amin Maalouf Balık (birlik ve kurban/kurtarıcı arketipi). Taşlar yerine oturuyor.

bugün altımda dönüyor dün hiç bilmediğim dünyalar

(Nilipek’i bu parçada bayağı Fiona Apple tarzı buldum. Tam da şu parça gibi)

İyi ki müzikler, müzisyenler var. Dinlemenin bize olduğu kadar onlara da yararı oluyorsa bol bol, gani gani, her gün ve devamlı dinlemeye varım. Kimi nasıl destekleyebiliriz, neye nasıl yetebiliriz bu yıl ipin ucu iyice kaçıyor.

Yazdım, ısındım, açıldım. Gideyim Chimamanda’yı açayım, makine boşaltayım, yemek yapayım. Coffee boşluğumu içli horultularıyla sıcak tutadursun bir dahakine soğutmadan buradayım. Sağlıcakla…

ayak altı ısıtma tesisleri feat. Coffee

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s