Leke

Zaman geçiyor. Sonra geçmişte bir yere bağlanıp kendini tekrar ediyor. Atlı karınca misali. İleri gittiğimizi sanarken bir çemberin içinde dönüp duruyoruz sanki.

Dün rastgele açtığım Sabian sembolü de (5 derece Başak) öyle diyordu:

BİR ATLI KARINCA

Bu sembol sanki bir “Atlı Karınca” üstündeymiş gibi hiçbir gelişme kaydetmeden sürekli aynı yere dönüp durduğumuz durumları ifade eder. Tam paçayı kurtardığımızı ya da artık bu döngünün dışına çıktığımızı düşündüğümüzde kendimizi yine başa dönmüş bulabiliriz. Aslında her seferinde etrafımıza bakınır, olanları farkeder ve hayatın olasılıklarıyla ilgili daha da çok şey öğrenme fırsatını yakalayarak bir şekilde gelişir, ilerleriz. Burada bir karar vermemiz gerekir: aynı şekilde dönüp durmaya devam etmek istiyor muyuz yoksa hayırlı olanın gerçekleşeceğine güvenerek “Atlı Karınca”dan inmeye ve gerçek gelişime adım atmaya hazır mıyız?

Çocukken ara ara gittiğim Maçka Parkı’nın altındaki lunaparkı düşünüyorum. Atlı karınca var mıydı? Hatırlamıyorum. Ben dönerek açılan, Dolmabahçe’ye kuş misali baktıran yüksek salıncaklara binmeyi seviyordum. Bir de çarpışan arabaları. Kendimce manevra ve hız yapabileceğimi sandığım çarpışan arabalara biner binmez oğlanların kıskacında kalıp köşeye kıstırıldığımı, sinirlenip hepsinin arabasına kafadan çarpa çarpa gitmeye çalıştığımı anımsıyorum. Nafile çabalar.

Şimdiki halimizi de çarpışan arabalara benzetiyorum. Birbirimize çarpa çarpa ilerleyemiyoruz. Halbuki artık ilerlemeyi ve tüm bunları geçip gitmeyi de öyle istiyoruz. İsteye isteye atlı karınca üstünde dönenip duruyoruz. Nisan 2021 değil de yine Nisan 2020 gibi.

Ama değil tabii. Bir dolu şey öğrendik, hiçbir şey öğrenmedik. Alışkanlıkları kırmakta kişisel olarak zorlanırken toplumsal olarak kırmayı belki anca ‘kırılmak’ üstünden anlıyoruz. Ya da belki bir gün anlarız ümidiyle hayatı idame ettirmeye çalışıyoruz. Devam etmeyip ne yapacağız?

Zaman geçiyor ve durduğum yerde yaş alıyorum gibi hissediyorum. Bu dünyaya bana verilen zamanı doldurmaya gelmişim gibi. Bu günler geçince yaşayacakmışız, o zamanı bekliyormuşuz gibi. Kişisel gelişim öğretilerindeki ‘Ne bekliyorsun? Zaman şimdi, seçim sende’ önermeleri çalışmıyor. Beklemek, sabretmek zorluyor. Geçen zamanla durmuş gibi hissedilen zaman birbiriyle çatışıyor.

Kitaplar okuyorum, filmler izliyorum, seanslar yapıyorum, yazabildiğimce yazıyorum, arada belki bir yürüyüş, anne baba kardeşle görüntülü görüşme, Coffee Bey ev. Zaman boş olmasa da sınırlı geçiyor. Zaten dışarı yeterince açılmamışken kendimi yine içeri, inzivaya alıyorum. Yüzünü gösteren güneşle umuda tutunuyor, bulutlanıp kararan gökle umutsuzluğa kapılıyorum. Sabitim sabitsizlik, bu senenin meselesi bu, biliyorum. Bilmemeyi bilmeyi hala öğreniyorum.

Şimdi bugün için ortak bir soru soruyormuşçasına yeni bir Sabian sembolü açıyor, zihin besini olarak aşağıya bırakıyorum. Yanına da bir kuple kulak, bir kuple kalp besini.

MELEKLERİN KRALI KENDİ ALANINA YAKLAŞIYOR (28 derece Akrep)

Bu sembol evimizde, sınırlarımız dahilinde ya da alanımızda rahat edebilme, bunlardan sorumlu olma yetimizi ve ihtiyacımızı gösterir. Nereye ait olduğumuzu ya da ‘Alan’ımızın neresi olduğunu bir zamandır arıyor olabiliriz. Ara ara kendimizi bu arayışlar içinde bulsak da, kendimizi bir yabancı gibi yalnız hissetmeyi bırakmamız gerekir. Çünkü kabul edilme, kucaklanma ve sevilme ihtiyacı duyarız. Güçlü bir lider olma ya da bizi çılgınca seven bir topluluğa sahip olma isteğini içimizde hissedebiliriz. Egomuz kontrol altında olduğu sürece bu deneyim ‘eve dönmek’ için harika olabilir; o güzel, sakin ve maneviyatı olan yere. Ayrıca bu derece kişinin kendi yaratım ve hayalgücü dünyasını yansıtabilir – bu da hem müthiş ödüller getirebilir hem de ayakları yere basmama riskini taşıyabilir.

Ev dediğimiz yer neresi? Vatan mı, yuva mı, aile mi, alan mı?

Yaşadığımız şu zaman, şu seneler ev olabilir mi bize?

Belki silinmez bir leke.

.

Kanepedeki leke içime dert oluyordu. Olup biteni fark eden sadece benmişim gibi hissettiriyordu beni, umursayan sadece benmişim gibi. “Lekeyi neden kafana takıyorsun?” diye sormuştu annem bir keresinde, fakat ben, benden başka kimsenin onu kafaya takmamasını anlayamıyordum.

Ailemi seviyordum sanırım. Başka aile tanımamama ve tam olarak emin olamamama rağmen onlar iyi, düzgün insanlardı. Yine de şuursuzlardı biraz. Kendi zihinlerinde kaybolup giderlerdi. Başkalarının farkında değillerdi – aile dışından hiç kimsenin farkında değillerdi, hatta bazen benim bile.

Anlatılan hikayeler lekenin en az dokuz yıllık olduğunda birleşiyordu. Lekeli bir kanepeyle yaşamak için uzun bir süreydi bu bence. Fakir değildik.

Birlikte Yaşamanın Yolları, Camille Bordas
Elde Dolmabahçe yok, Londra verelim. 2015 Aralık, Noel panayırı

5 Replies to “Leke”

  1. Teşekkürler. Alıntı kitaptaki empati abidesi Dory’den. 5 tane üstün zekalı abi-ablanın en küçüğü, normali ve aralarında anormali. Bir içim su…

    Beğen

  2. @Küçük Joe işte o salıncaklara binerdim ben de. Atlı karınca için ya yaşım büyümüştü ya da ilgilenmiyordum, emin olamadım. Belki denk düşmüşüzdür.

    Beğen

  3. Yaşadığımız şu zamanda kalakalacağımız hissiyle baş etmeye çalışıyorum, bir kaç gündür. Burasını, buradaki zamanı ev gibi hatırlamak istemezdim, doğrusu. Ev, daha sıcak, daha sarmalayan bir yer benim zihnimde. Burası sert ve soğuk.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s