Günlerden Yön

Geriye dönük yaşamaya mecbur hissediyorum ve bu hoşuma gitmiyor. Sanki yeniyi yaratamıyoruz da geviş getirip anılardan besleniyoruz. Çirkin oldu biraz, pardon, ama sindirilmiş özümsenmişlerin de kaldıkları yerde ağırlıkları var. Tekrar tekrar ısıtıp önüne koyunca olmuyor.

Bir ara ben de kapıldım, eski seyahatler, eski fotoğraflar, anılar ve yaşanmışlığa özlemle eskilerden paylaşımlara. Halbuki anılarda yaşamak ayağıma zincir gibi geliyor. Önüme dönüp üstüne yenisini koymak istiyorum. Bu içimde o kadar net bir varoluş ki.

Ama yenisi henüz yok. Aynı ev, aynı odalar, aynı günler, aynı saçlar, aynı kıyafetler, evin girişinde, balkonda biriken, bekleyen kutular, torbalar, maskeler, ayakkabılar. Toplasan da toplanamayan bir salgın dağınıklık. Salsan olmuyor, salmasan yine olmuyor. Aman neyse, bugün de bunu hallettim dediğin yine olmamış bir hal. Bir kontrolü sağladın tuttun sanıyorsun, hoop akşamına her şey onun dışına dönüyor. Ev böyleyken dışarının nesini nasıl?

Yine de bir iki yeni yarattım. Minnak dokunuş, maksimal etki. Mutluluk.

Bu sabah çalışma odamda qi gong yaparken yönümü değiştirdim. Kitaplığı arkama değil, önüme alıp yüzümü kitaplarıma döndüm. Manzara değişikliği. O zoom ekranına yansıyan arka planım bile farketti. Sırtımda taşıdığım, omurgamı yasladığım yılların okunmuşları değil de, sade beyaz bir duvar üstünde tadasanadan savasanaya bütün yoga pozlarının olduğu çerçeveli resim, ikili japon zigon, üstünde su dolu karaf, saksıdan koparıp koyduğum kırmızı sardunya dalı ve bu sene doğum günümde hediye gelen cadı süpürgem. Yazınca aklıma geldi, yarın onunla kendi üstümü başımı süpüreyim, dökülsün bu nostaljik kurumuş yapraklar, rüzgarla uçup gitsinler. Ya da ben o süpürgeye binip geleceğe gideyim.

Her günün aynı geldiği şu zamanda ne kadar farklı, eşsiz, şimdiye kadar olmamış bir rutini yaşıyoruz oysa ki. Harika fiyuv yaşasın demiyorum, sadece aynı sandığımız şey şimdiye kadar yaşadığımız her şeyden o kadar ‘ayrı’ ki.

Aynılığın içinde küçük ayrılar yaratmaya çalışıyorum.

Sabahki ters yön qi gong çalışması gibi balkonda da yerleşimi değiştiriyoruz. Çünkü neden? Normalde demirlere yaslayacağımız sehpa duvara bitişik olmak durumunda. Kasayla sebze, torbayla market geldiğinde üstüne mallar yığılıyor, el atana kadar kaderlerini kuzey rüzgarına karşı sehpa üstünde bekliyorlar. O yüzden yılların kestanesi şimdilik orada sabit. Geri kalan iki sandalye üstüne kukumav gibi tünemek de olmuyor. Bey’e dedim, restorandaki eskimiş kullanılmayan küçük bahçe masalarından kapıp getirsen. Getirdi vallahi, onun da aklına gelmiş, eş zamanlı düşünmüşüz.

Velhasıl eski ama yeni tahta masa normalde çiçekleri koyduğum güneşli köşeye yerleşiyor. Doğu ufkunda bir balkon masası. Yeni bir manzara daha. Geçen hafta cozutan sıcaklıklarla balkonda yemek bile yiyoruz. Balkon kapısından bakınca şimdiye kadar oturmadığımız bu köşe, bu köşeden baktığımız manzara bir aynılık içinde ayrılık hissi daha getiriyor. Daha o masada oturup uzun uzun yazmak, çalışmak, ders dinlemek kısmet olamadı derken zaten bugün Mart soğuklarına dönüyoruz. Doktor bu ne? Hava buz, kalorifer yansa yeri. Battaniyeme sarındım da yazıyorum. Bu da bir geriye dönüş.

Seçmen gerekiyor. Her gün her istediğini yapamıyorsun. Günün ev zaruretlerinin yanına koymak istediklerinden seçiyorsun. Ya kitap okuyacaksın, ya yazı yazacaksın, ya film seyredeceksin, ya yoga meditasyon kendinle kalacaksın, artık kendine göre doldur. Ki evde okullu okulsuz çoluk çocuk, yedirilip dışarı çıkarılacak köpek kedi, ekran karşında olmanı gerektirecek işin gücün varsa bunların arasından anca birini seçtin seçtin. Yoksa zaman kendi kendine senin için günü seçiyor zaten. Bir bakıyorsun akşam.

Şu geçtiğimiz iki ayın dörtte üçünü kitap okumak babında iyi değerlendirdim. Şimdi elimde John Fowles’un Büyücü’sü merakla ilerliyorum. Bir iki haftadır ise okumanın yerini seyirlikler aldı, seçimi değiştirdim, film izliyoruz. Diziler bu ara zaman kaybı gibi geliyor. Ağırlıklı tek yayın organından empoze edilen aynılar. İçimdeki ayrı çıkmak istiyor o aynıların içinden. Uzun metraj olsun, bizim olsun.

Mubi’den seyrettiğimiz bağımsız filmlere İstanbul Film Festivali’nin online yayınları ekleniyor. Oradan yansıttın, buradan paylaştın, yok tarayıcı uymadı, yok ekran çözmedi diye diye binbir uğraş sonunda dün evimizin salonundan sinema salonu kıvamında üç saatlik bir film ziyafeti çekiyoruz. Berlin Alexanderplatz. 1920’lerde yazılan aynı isimli romanın günümüze uyarlanmış filmini, yönetmenin yorumunu, hikayeyi ve görsel dili çok etkileyici buluyorum. Filmin hatırlamadığım dokuları, izi kalan hisleriyle gece rüyama giriyor. Sabah Afgan asıllı Alman yönetmen Burhan Qurbani’nin bir röportajına denk geliyorum.

Dil güçtür, diyor. Dil bilmek. Anadilini bilmek. Ve göçmen olduğun ülkenin dilini bilmek.

Ben-sen-o, biz-siz-onlar da yazıyoruz işte kendi dilimizin gücüyle, yettiğince. Aynılık içinde bir ayrılık arayışı. Bizim cephede bir yeni var mı?

Venüs İkizler’de geriliyor ve her sekiz senede bir aynı burçta benzer derecelerde geziniyor. Yani şimdiki retro konuları için bakınız 2012, 2004, 1996, sekizer yıl geri giderek bu aralar, Mayıs-Haziranlar. Neler oluyordu o ara hayatınızda?

2012’de bu zamanlar çok seyahat etmişim. Merkezinde ise Amerika’da katıldığım ilk astroloji konferansı New Orleans duruyor, oradan bloglar yazıyorum. Yeni bir dil, yeni bir değer için dönüp içime bakıyorum. 2004’e gidiyorum, sürekli bir çadır kamp dalış bol kahkaha fotoğrafı, çakıl taşlı pırıl pırıl deniz suları çıkıyor karşıma. Çekmeyen telefonlarla iş görüşmeleri yapıyorum, çalışacağım son ve en uzun süreli ajansla. Yeni bir dil, yeni bir değer için içten, kalpten pazarlık ediyorum. 1996 fotoğrafları dijital platformda yok, ama üniversiteden mezun oluyor, mütercim tercümanlığı bitiriyorum. Yeni bir dil yeni bir değer öncesi önceki yaz başladığım işime geri dönüyorum.

Bu yılların müziklerinden de bazıları birden, hiç yokken sabun köpüğü gibi zihnimde pıtlıyor, nöron koridorlarımı aydınlatıyor. Neden bu parçalar beynimde dönüyor?

Birden yarınki yeniaydan önce kapanan ay evresinde olduğumuzu hatırlıyorum.

Kapatıyoruz, kapatıyoruz; yarın yeni bir dille yeni bir değerle güçlenmeye niyet etmeden evvel bir önceki ayı sağlığa, mutluluğa, yeniye, aynılıktaki ayrılara diyerek kapıyoruz.

ka pa tı yo ruuuzzz

ka pa tı yo ruuuzzz

ka pa tı yo ruuuzzz

ka pa tı yo ruuuzzz

Sabah dörtte kapanan Roxy günlerine selam.

Geri ya da ileri, yönüm şu ekrana doğru.

Yazıyorum, sesim geliyor mu?

Here’s to you.*

*Kendi zaman ve toplumlarında ‘ayrı’ şeyleri savunan Nicola Sacco ve Bartholomeo Vanzetti’nin idam edildiği 23 Ağustos 1927 gecesi Venüs 24 derece Başak’ta geriliyor ve şimdikine kare açı yapıyordu.

 

 

geriye dönüp çekmek

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s