Günlerden Sıkışık

İçin sıkışık olunca başkasını yazmak zor. Gerçeğin neyse çıkan da o.

Bu sabah yine geçen haftaki gibi. Kendim için erken, herkes için normal, hatta belki geç bir saatte kalktım. Bir nevi Groundhog Day. Dün gece TRT 2’de oynuyordu, bense iki buçuk saatlik gece dersim için odamda bir üniteyi daha dinlemeye çalışıyordum. Her gün bir diğerinin aynı gibi, his bu.

Hah, kapı çaldı, kapıcımız geldi. Bu sefer açmıyorum, sipariş edecek bir şeyim yok. Oturduğum yerde sessizce çalan kapının ardındakinin gitmesini bekliyorum. Bu dönem de böyle geçip gitsin diye. Altta bir yerde ne zamana varacağı belli olmayan hep o beklenti. Biriktirdiğim ütüsüzler, içimin ütüsüzleri olarak duruyorlar bir ara el atıp düzelteyim diye. Ama el atacak hal yok. İçimiz bugün düz, yarın kırışık.

Dün sabahsa gerçek anlamıyla erken kalktım. Beş onbeşte. Bir gece önceden hazırladığım kıyafetlerim sandalyenin üstünde duruyordu. Sanki uçağa yetişecek, uzaklara bir yerlere gidecektim. Gidemediğim coğrafyaların, uçamadığım diyarların özlemini şu sabahın erken saatinde güneş daha başını ufkun üstüne çıkarmadan şehrin bir ucundan diğerine arabayla geçilen köprülerle giderebilir miydim?

Denemeye karar verdim.

Kıyafetlerimi giyinip evden çıkmadan salondan dışarı baktım. Havada bir uçak vardı. Uzun zaman sonra ilk. Sanki leylek görmüştüm. Hani onların dönüşüyle hava ısınır, biz de güneye, güneşe, denizlere doğru koşar uzanmak isteriz ya. Havada uçağı görmek de dışarı çıkışın, yerden yükselişin, yolculukların çok yavaşça kapımıza geleceğinin habercisi miydi?

Aklımda bunlar evden çıktım. Daha bir iki gün önce dolunaydı. Ay artık kapanma fazındaydı. Belki dedim, güneş daha başını göstermemişken kapanan ayı ucundan acık gitmiş ama yine de dolu mu dolu batmadan gökte yakalarım. Yakalar mıyım?

Arabayla sokağa çıkıp döndüğümde işte karşımdaydı. Ayına göklerine beyazına kurban! Kaybettiğim kardeşimi bulmuş gibi içime bir hisler bir şeyler doluştu. Aya baka baka yokuş yukarı aracı sürdüm. Yüzümde maskem, başımda güneş gözlüğüm. Aramızda bir gözlük bile istemiyordum, bugünkü işlevi saç tacı olsundu.

Ana yola çıktım, geçenler tek tük market servis araçlarıydı. Bir iki çöpçü, ellerinde süpürge, yüzlerinde maske. Ara yoldan yokuş aşağı saldım. Mahallenin gerçek nöbetçileri yerlerinde dik oturuşta az sonra başlayacak sabah ayinine hazırlardı. Güneşin doğumunu bekleyen biricik sokak köpekleri. Patileri önlerinde, kimisi çapraz, kimisi bitişik, gözleri yarı açık, havayı koklar, şehri içlerine çeker, ılık güneş ışıklarının kendilerine ulaşmasını bekler vaziyetteydiler.

Bir uçak daha gördüm havada. Sanki asılı kalmış, öylece duruyordu. Çok yakındı. Ne tuhaf. Uçak olmayan bir gökle gökte durduğu yerde duran bir uçak aynı kapıya çıkıyordu belki. İşlevsiz.

Bu yokuş bitti, bir diğerinin tırmanışı başladı. Önümdeki araba kendi hızında (otuz km?) sol şeritte seyretmekteydi. Acelem yoktu, vakit vardı, korna selektör saçmaydı, önümdekiyse yavaş. Biz şehirli İstanbullular öyle otuzla seyredenlerin ardında duramazdık. Hep bir yetişesimiz vardı, hızlanasımız, geçesimiz, adrenalini yaşayıp kendimizi uyuşturasımız. Trafiksiz şehrin insanları değil, trafik olmayan tek arabalık yollarda bile trafik varmışçasına yarışanların şehrindendik.

Sağa geçtim, gaza bastım. Kırk, elli, altmış, fiyuv. Geçtim onu. Arkamda bıraktım. O hala otuzla sol şeritteydi. Belki şimdi kırk.

Birden kendimi yokuşun tepesinde buldum. Hızlı olmuştu. Hazırlıksız yakalanmıştım. Artık tüm yollar köprüye çıkıyordu. E ben zaten karşıya geçiyordum, şimdi bu çarpıntı niye?

Tam arkamda, dikiz aynasından yüzüme sarı turuncu top yansıdı. Yusyuvarlak ulu manitu. En son güneşin doğuşunu ne zaman seyretmiştim? Yarım saat içinde iki ‘luminary’yi peşpeşe görmüştüm. Bugün de tarihe yazılsındı. İki uçak, iki köpek, iki ay-güneş.

Sonra bizim ailenin Güneş ve Ay’ını almak için kapılarına vardım. Bugün o gündü. Ameliyat. Önce Güneş Bey minik sırt çantası, maskesi ve kasketiyle aşağı indiler. Sanki okul servisine binen bir öğrenci. Ardından Ay Hanım maskesi elinde teşrif ettiler. Güneş Bey Ay Hanımı uyardı, maskesini taksındı. Ay Hanım isyanlardaydı, takmıyorum var mı?

Açık yollar, kapalı yollar, yanıp sönen ışıklar, bitmeyen kavşaklardan geçe geçe hastaneye vardık. İyi şanslar, dikkat edinler, konuşuruzlar, görüşürüzler. Ne bir öpüş ne bir koklaş. Uzak uzağına gözlerden titrek telaşe bir temas. Sanki aramızda hala bir ekran, araba içinde bile Facetime.

Güneş Bey ve Ay Hanım arabadan inip hastaneye girdiler. Güvenlik görevlisinin alınlarına ateş ölçeri tuttuğu kontrolden geçtiler. Yansıyan ışıkla cam kapılar aynaya dönüp içerisi görünmez olana dek arabadan izlendiler.

Arabayı çalıştırıp çıkışa yöneldim. Geldiğim yolları gerisin geri sürdüm. Birinciden geldim birinciden dönüyorum. Bugün köprüler arası macera yok, değişiklik yok. Köprünün bacaklarının altından geçerken açılır tavandan filmini çektim. Giderken de çekmiştim bir, dönerken de çekiyorum iki. Geçtiğimiz dönemin kapısı, şahidi köprüler. Bir de radyodaki şu Portishead. Sabah yönünün eşlikçisi.

 

Eve geri götüren ana yollara çıktığımda doğu ufkunda yükselmiş güneş artık sağ yanağımı yalıyordu. Ölçtüm. Bir saat içinde otuz santim kadar yükselmişti. Sanki çok. Otuz km hızına dayanamadığım önümdeki araba aklıma geldi. O yavaştı, güneş hızlı.

Eve döndüğümde erkekler hala uyuyordu. Bey, daha gitmedin mi, dedi. Öyle bir uyku arası tek gözlük bakış. Sonra birden, döndün mü, çıktı ağzından. Dönmüştüm, şipşak göz açıp kapayana dek, dokunmasız temassız, bir tuhaf.

Yirmilerimde sabah güneşiyle eve döndüğüm, odamdaki tüm perdeleri kapatıp ışıksız bıraktığım, gün başlarken benim geceye anca varıp uyuduğum zamanları andım.

Soyunup yatağa girdim, gözlerimi kapadım. Dünya için gün başlamıştı, benim için uyku.

Bugün sanki dün kapadığım yerden gözlerimi açtım. Hala içim biraz sıkışık ama bulutlar dağılacak, bekliyorum.

Dün çok uzun ve beklemeli geçti. Tam sekiz saat. Sabır, teslimiyet, huzursuzluk, çaresizlik, bilinmeyenle kalmak kalamamak. Kalamadığım için kendime yüklediğim ödevler dersler. İsyan hisleri. Yorgunluk. Hasta gibi haller. Sonunda inadı bırakıp uzanıp yatmalar.

Halbuki haberler iyi. Güneş Bey emin ellerde, dinlenmedeler. Ay Hanım her zamanki gibi uykusuz, ama boş koridorlarda yürüyüş sporlarından memnunlar. Demiştim ya için sıkışık olunca başkasını yazmak zor. Ama yazınca da için bir boşalıyor, boş bir sayfa içindekilerle tek tek doluyor. O zaman boşalan içine ne yapacaksın?

Açıyorum balkon kapısını, biraz rüzgar biraz bulut, çekiyorum havayı suyu.

I got you babe.

MaskeliKopru

 

4 Replies to “Günlerden Sıkışık”

  1. Güneş Bey’e geçmiş olsun dileklerimi yolluyorum, tez iyi olsun. Ay Hanım’a da kolaylıklar. Yazı yine çok güzeldi, için sıkkın olmasına rağmen. Bir öykü gibi okudum, hep aynı gelgitli ruh hallerindeyiz. Sabır diyeceğiz, yapacak bir şey yok…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s