Eylül Bir

Güle güle yaz fotoğrafları dönüyor sosyal medyada. Aslında yaz daha tam bitmedi, ama mevsim değişiyor ekinoksa dek. O zaman resmen sonbahar. Şimdiyse hasat.

Bu yaz iyi tatil yaptım. Haziran ve Temmuz aylarının rüzgarlı havası, serin denizi sonrası Ağustos güneşi, çıkmamacasına kendimi kollarına bırakabildiğim deniziyle pillerimi doldurdum. Yokluğumda tüylü oğlumuz Coffee denizci oldu. Yani, olduğu kadar. Ama emeğini, uyumunu takdir etmeli. Kocaman kemik madalyaları haketti. Kendisi hayatında ilk defa yelkenliyle seyahate çıktı. Bu, Bey’le ortak hayallerimizden biriydi. Coffee’yle denizlere yelken açmak.

Kendisinin bir deniz köpeği olmadığı malumdu da, koydan çıkmamızla bastıran fırtına, şiddetli rüzgar, kabaran dalgalar, çıkmadık halat ip vinç sesleriyle daha baştan gergin bir endişe yumağı olması onu olduğu kadar bizi de ürküttü. İçten içe kendi bencil mutluluğumuz için artık yaşı ilerlemiş bu yavrucağı doğası dışında bir şeye mi zorluyoruz diye üzüldüm. İlk iki gün kıçtaki havuzlukta, dışarıda olmak yerine, içeride, aşağıda masanın altına sığınmayı tercih etti. Başının üstünde bir çatı varsa, o zaman oğlumuz güvende, rahat.

Neyse ki hava üzmedi, rüzgar dindi, motor basmayı kesip yelken seyrine geçebildik. Sesler sustu, iyot kokusu yükseldi, ılık kuru tatlı yumuşak bir hava hepimizi sardı. Hem bütün denizler artık bizimdi. İşte ondan sonra görmeyin Coffee beyin keyfini. Elimizi yalamalar, iki patisiyle üstümüze çıkmalar, sırtüstü yatmalar, burun dimdik havada göğü bol bol koklayıp yutmalar…

Ha tabii biz suya girdiğimiz, tekneden atladığımız anda içeriden ulumaları şiddetle yükseldi, ayrı. Yetmez, uzun hava, gazel ve değişken makamlarda yeni besteler ekledi repertuarına. Bey’le birbirimize soruyorduk: Kaç kemik verdin? Dört. Tamam, kaç dakika idare eder bizi? Onbeş. Hadi yüzelim. Sonra birden içinde bulunduğumuz sessiz koyda avuvuvuuu diye yükselip tizleyen çığlıklarla kalıyorduk suyun içinde. Diğer teknelerden bize yönelen bakışlar, kalkan kaşlar, yok bir şey merak etmeyin diyerek gergin utangaç denizden etrafa el sallamalarımız, şimdi sustu susar diye beklememiz, susması, sonra yeniden başka bir makamdan tekrar başlaması, uhuuğğ huğğ huuğğğ…

Zor yüzdün, ama iyi yüzdün be Coffee. Hep tek yön yüzdün, o da karaya. Seni tekneye bir türlü geri yüzdüremedik, ama en azından lastik botla karaya çıkıp suya değmeden tekneye güvenle dönebileceğini öğrendin ya, korkusuzca o bota atlayabilmen, yerleşip etrafı seyredebilmen bile büyük aşama. Bravo sana oğlum. Belki bu ilk ve son.

Şimdi kendisi çok mutlu. Çünkü karadayız, evdeyiz. Sulu dünya macerası bitti. GI Joe evine madalyayla döndü. Koskoca paçadan bir kemik.

Güzel bir dinlenme tatili üstüne eve dönmek iyi geliyor. Düzenini özlüyorsun; yatağını, yastığını, masanı, kitaplarını. Bir koşu pilatese gittim döner dönmez. Çok kötü değil, ama karın bölgesinde çalışacak yeterince malzeme yaratmışım. İşkence masası reformer’a gönüllü yattım. Dışı seni içi beni misali.

Tüylü oğlumuzla doya doya geçirdiğimiz bu tatil sonrasıysa çok meşguliyetli, bol seyahatli, pek öğrenmeli bir Eylül ayı önümde bekliyor. Eğitimler, seminerler, arada bir tarih kültür, bir inziva, sonra yine oda dolusu eğitim için uçakla uçulan yollar. Hem heyecanlıyım hem stresliyim. Stresim heyecanımı yutuyor. Bardağın yarısı boşu görüyorum. Dolu yarısı sanki yok. Tatile gidip gelmek ilk defa bu ‘kurmaca stres alanından’ çekip kopardı, şükür ve şükran doluydum, ama döndüm dolaştım, şimdiye, gerçek zamana geldim, giriş kapısındayım.

Biraz tuhafım. Elektrik çarpmış da yüklenmiş gibi. Halihazırda Uranyen birine keskin Uranüs dürtmesi etki eder mi? Oh hemi de nasıl. Double trouble. Aklıma yaptığım bir seansta bir danışanımla tuhaf kelimesi üstüne konuştuğumuz geliyor. O olumsuz anlamlar atfediyor, bense tuhafı kucaklayan için olumlu da olabilir diyorum. Tuhaf tuhafır. Olumlu ya da olumsuz değil. Hani sürpriz gibi. İyisi kötüsü olmaz. O senin nasıl karşıladığındır. Kendiyse nötr. Sonra tuhaf bir tepki verip heyecan ve korkuyla hocaların masasından kalkıp gittiğim, ta ortaokul hazırlıktaki sözlü sınıf geçme sınavı aklıma geliyor. O zamanki gibi nefessiz kalıyorum, kalbim sıkışıyor. Yine bir sınav zamanı işte. Ama ben onbir değil, kırkbeş yaşındayım. Bu stres niye? Üstelik bu sınavı da kendim istedim.

Kucakladığım tuhaf beni itiyor. Başka bir tuhaf beni dürtüyor. Tuhaflardan tuhaf beğenemiyorum. Gökyüzünde çok fazla toprak elementi var, nefes alamıyorum! Neyse ki bugün Ay Terazi’ye geçti, işte ekran başındayım, yazıyorum. Merhaba dünyalı, ben uzaylı dostun.

Başak’taki yığım yığım yığılmış gezegenlerle her nerenin ayıklanmaya, iyileştirilmeye, düzene sokulmaya, mükemmelleştirilmeye ihtiyacı varsa orayı süpürüp temizlemek, işler hale getirmek için kolları sıvadık mı? Sıvadım, çalışıyorum. Çalışmak iyi geliyor. Bu korku, bu tuhaf dürtü de belki o hayal ettiğim mükemmel olmayacak, hata olacak diye. Halbuki Başak’ın meselesi neydi? Mükemmel olmasa bile elinden gelenin en iyisini ortaya koymak, o çabayı göstermek, bu yola çıraklık etmek.

Kendimizin mükemmel olmadığı gerçeğiyle, ama gün be gün onu iyileştirme, geliştirme, işletip parlatma niyetiyle yola devam etmeye çalışmak..Sanırım hatırlamam gereken bu. Tuhaf ya da değil.

Bugün günlerden Eylül bir.

IJYX1541YJBE1321IMG_6478IMG_6411IMG_6440IMG_6481IMG_6389IMG_6582IMG_6436IMG_6588FZHG6766IMG_6452

  • Fotoğraflar Marmaris Körfezi’nden başlayıp Söğüt, Bozukkale, Yeşilova, Serçe’den…

2 Replies to “Eylül Bir”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s