Tıkaç

Tıkandım, yazamıyorum. Bari bunu yazayım, belki tıkacım açılır.

Alıklar Birliği’nde Ignatius’un bir mide subabı vardı, kapağı açıldığında durup durup gaz salıyordu. Gele gele aklıma bu geldi işte, iyi mi?

Peki ekran süresini nasıl azaltacağız ha, nasıl? Bırakmak isterken daha çok bağımlı hale gelinen bir sigara, alkol ya da ne bileyim takıntı gibi bir şey oldu telefon ekranı. Elimden düşmüyor. Ki çabam büyük. Ekran süremin artmasıyla eş zamanlı iki kitap bitirdim, üçüncüdeyim Allah inandırsın. Bir o kadar da okuyorum. Bir Ian McEwan (Kefaret), bir Kazuo Ishiguro (An Artist of the Floating World), şimdi de Natsume Soseki (Madenci). Bir İkizler, bir Akrep, üstüne bir Kova. Laz fıkrası gibi, ama değil çünkü Japonlar iki. Gerçi Ishiguro’yu İngiliz sayıyoruz. O zaman da iki İngiliz oluyor zaten. Geçişli bir tablo. Cümleten saygı sevgi hürmet.

Yine de her gün o ekran süresi artıyor da artıyor. Bugün ortalamanızdan 1 saat 36 dakika daha uzun süre ekran zamanı harcadınız. Bu haftanın ekran süresi geçen hafta ortalamasının % 14 üzerinde seyrediyor. Nereye hüop?

Halbuki başka bir konuda birden ve hızla karar aldım. Neden bilmem, geçen bir ay içinde hohohoop bir güzel kilo aldım. Kime desem göz deviriyor. Kiloluyum demiyorum kardeşim, kilo aldım diyorum. Aynı şey değil ki. Nefis bir pide göbeğim var. Ramazan, evet, ama daha ağzıma lokma pide koymadım, ve lakin göbeği yaptım. Ele gelir, tutulur cinsinden. Yumuşak pide kenarı. Venüs de tam Boğa’ya geçmiş, şöyle Afrodit misali ortalıkta salınacekken oldu mu şimdi?

Bir hırs pilates hocama gittim. Büyük bir ciddiyetle, tek kaş havada, şu benim karın ve bel bölgesine bir odaklanalım, bu böyle olmayacak, şiştim, diye vızırdandım. Sakin bir şekilde, beslenme, dedi. Ya biliyorum ben de beslenmeyi. Daha doğrusu beslenmemeyi. O zaman gidiyor tabii o bir üç beş neyse. Dedim ya, karar aldım. İki gündür biraz aç geziyorum. Yetmez, bugün evden çıkıp bir saat sahilde yürüdüm. O da kesmedi, Bey’i de dönüşte yürüyüşe sürükledim. Vur deyince öldür. Pide kenarı göbeği bir günde gider mi? Alt tarafı iki gün etti, ama gramajla da olsa fark görüyorum ya sen, fark görüyorum ya sen?

Şimdi bunlardan kime ne? Hepsi tıkaç operasyonunun parçası, ama tık yok. Durduğu yerde duruyor. Parmaklar klavye üstü diyare olmuş afbuyrun, ileri geri abuk subuk yazıyor. Şu Ignatius’u da sevemediydim, ama şimdi bağlandım, kopamıyorum. Yetiş subap.

Yazamıyorsak dönüp yine okuyalım bari. Şuracığa da Madenci’den bir kuple koyalım. İnsan şu dili, şu anlatımı, şu yazarı okudukça kitabın yüzonbir yıl önce yazıldığına hayret ediyor.

Daha hayret ettiğimiz, tıkanıp kaldığımız ne çok-ne çok şey var, ama her şey güzel olsun olacak. Hem de çok.

Olayların özüne inecek olursak, her şey genç bir kız ile başladı. O kızın yanısıra bir başka kız daha var. Bu iki kızın etrafında aileler, akrabalar var. Onların etrafında ise bütün toplum var. Buna rağmen bir numaralı kız bana bakınca bir yuvarlak oluyor, bir dört köşe oluyor. Aramızdaki bağ ile ben de bir yuvarlak oluyorum, bir dört köşe oluyorum. Fakat bir numaralı kızla yaptıklarım, ben doğduğumda iki numaralı kıza verilen sözlere ters düşüyor. Her ne kadar genç olsam da durumun pekala farkındayım. Ama ne kadar suçluluk duyarsam, o kadar çok şekil değiştiriyorum. Sonunda tek bir formdan ibaret olmayan bir şekle bürünene kadar değişip duruyorum. İki numaralı kız bunları sitem dolu gözlerle izliyor. Aileler de izliyor, akrabalar da. Toplum da neler olup bittiğini takip ediyor. Kalbim bir genişleyip küçülüyor, kıvrılıp bükülüyor ve bir ihtimal olanları gizleyebilir miyim diye çabalıyorum ama bir numaralı kız biraz olsun rahat vermiyor, düşüncesizce büyüyüp küçüldüğünü göstermeye devam ettiği için artık daha fazla saklayamıyorum. Aileler de akrabalar da bunun farkına varıyorlar. Bunun edepsizlik olduğunu söylüyorlar. Ben de edepli olduğumu düşünmüyorum ama söylenenlere biraz kulak kabartınca edep kavramının bendeki anlamıyla onlardaki anlamının çok farklı olduğunu kavrıyorum. Durumu izah etmeye çalışıyorum ama dinlemiyorlar. Kendi ailemin bile inanmayacağı sanrısına kapılarak bir numaralı kızla kalmaya karar verirsem ne olacağını bilmiyorum ve ben açıklama dahi yapmadan beni itham ettikleri gibi gerçek bir edepsiz olarak göreceklerini düşünmeye başlıyorum. Öyle bir durumdayım ki dört bir yanımda çatışan duygular koca bir yumak haline geliyor. Buradan çeksem orası kopuyor, şurasını gevşetsem burası düğümleniyor. Hiçbir şekilde içinden çıkamıyorum. Farklı yöntemler deneyip kendi zekamın sınırlarına ulaşacak kadar çabalıyorum ama işler hesapladığım gibi gitmiyor. Fakat sonunda kafama dank ediyor. Acı çeken ben olduğuma göre, buna son verecek olan ben olmalıyım. Şimdiye kadar başka birisinin gelip çözüm üretmesini bekliyordum. Sanki yoldan geçen birini görmüşüm de onu gelip içine saplandığım bu batağın etrafında dolaşmaya ikna etmeye çalışıyormuşum gibiydi. Bataktan çıkmamak için çeşitli bahaneler üretirken, sorunu onun çözmesini bekliyordum. Aynanın önünde dikilip aynadaki yansımanızdan şikayet ediyorsanız bir yere varamazsınız. Eğer toplumun yansıması denilen bu aynanın yerini değiştiremiyorsanız, yapılacak en iyi şey aynadan uzaklaşmaktır.

Madenci, Natsume Soseki

Yahsi
Mavi denizler tıkaçları açsın, suları akıtsın

2 Replies to “Tıkaç”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s