Sal

Anne, sal ya!

Böyle demiş arkadaşımın ondört yaşındaki oğlu kendisine. Anne sal.

Biz de kırk yaş üstü üç kadın kendi salmadıklarımızla ondört yaşındaki oğlandan feyz almaya niyet ettik o akşam. Zira salıp bırakmamaya yemin etmiş bir karşıt güç var.

Halbuki Güney Ay Düğümü ve Plüto kavuştu. Varolan sistemi, yapıyı, geleneği eski ve işe yaramaz ilan etti. İstediğin kadar diren, tutun, bırakma. Bu yapı artık ölü, çürük, kompost. Bastırılan, kaçınılan, görmezden gelinen korkudan, karanlıktan, çirkinlikten ancak yaratıcı hayalgücüyle çıkılırsa yeni tohumlar üreyebilir, eskiler dönüşebilir. Bu eskilerle devam ederek değil, eskiyi geride bırakarak mümkün. Ölüyle yaşam olur mu? Nerede mazbata?

Dün neredeyse bin yıllık tarihin temsilcisi, dünya mirası bir yapının, Notre Dame Katedrali’nin çatısından (Satürn) başlayarak düşüşünü, kulesinin yıkılışını (Plüto), alevler içinde kalarak yanışını hüzün, acı ve inanamazlıkla seyrettik. Dimdik ayakta durmasına alıştığımız, sapasağlam görüntüsüyle önemli bir tarihin omurgası bellediğimiz bir yapının (Satürn) kulesi ve çatısıyla kendini salmasının sürprizli şoku (Uranüs) gitmiş, görmüş, görmemiş de bilmiş, duymuş, öğrenmiş insanlar ve insanlık için çok sarsıcıydı. İçim acıdı, acıyor. Belki yangın söndürüldü, travma kontrol altına alındı, ama içimizdeki sarsıntıları bitmedi, sürüyor. Geçmişin külleri üstüne yenisini inşa etmek mümkün mü? Belki, ama artık aynı şekilde değil. Bu mümkün değil. Geri dönülmez yolun başlangıcı da bu.

Geçen haftalarda katıldığım astroloji seminerlerinde Chronos (kronolojik, lineer zaman) ve Kairos (niteliksel zaman) üstüne konuşmalar dinledim. Astrolojiye arketipsel olarak yaklaşan bakış açısında yaşadığımız dönemin (2019-2020) niteliğinin geri dönüşü olmayan bir yıkım, yapıların çöküşü, psikolojik depresyon, konsantre güç, kısıtlı bir değişim gibi içinde karanlık ve karalık barındıran ifadeler içerdiğini söyleyebiliriz.

Öte yandan bu ifadeleri bir şeyleri değiştirmemeye dirençle değil de, gönüllü olarak, değişim yönünde ifade edersek sistemleri yenilemek, psikolojiye odaklanmak, cerrahi bir hassasiyette disiplin geliştirmek, olgunlaşmış bir dönüşümü başlatmak, derinlikli bir yeniden doğuma girmek şeklinde yansıtabiliriz.

Çok uzun zaman sonra rüyamda doğum yaptığımı gördüm. Ağzımdan bir bebek doğuruyordum. Ne detaylar, neler neler. Defterime yazdım yazdım bitmedi. Eski defterler kıyılar köşelerden çıktı, gün yüzü gördü. Bir gün boyunca üstümden etkisini atamadım. Benim için doğum kelimelerden, yazıdan, konuşmaktan, anlatmaktan ve kendi içimdeki çocuktan geçerken kimbilir sizlerde hangi başka doğumlar, sancılar, kıvranmalar, içeriden dışarıya çıkarmalar gerçekleşiyor.

Kairos’u hepimiz içimizde yaşıyor, taşıyoruz, ama kollektifin bir parçası olan bireysel bütünlüğümüzde şimdinin yıkım ve yeniden doğumu her ne alanımıza değiyorsa orada bunu yoğun bir şekilde hissediyoruz.

İster erkek ister kadın olalım hepimizin içinde bir yin (dişi, karanlık, içine alan, gece) öğesi, bir yang (eril, aydınlık, dışarı çıkaran, gündüz) öğesi bulunuyor. Doğadaki gibi. Kollektif olarak bakıp yorumlarsak yıkım ataerkil yapıya, hiyerarşiye, yukarıdan aşağı doğru inen düzene, tek veya bir lidere, patriarkiye geliyor. Neden? Kutupsallık olarak bu taraf, eril enerji çok yükseldiği, denge bozulduğu, aşırı güçlenerek anlamını yitirdiği, kendi yıkım ve yokoluşunu getirdiği için. O zaman ne oluyor? Karşı kutup yükselişe geçiyor. Bastırılmış dişil enerji. Bu sadece kadınların sesini çıkarması, sokaklara dökülmesi, #metoo hareketi meselesi değil. Sadece bu (olaysallık, bireysellik, cinsiyetçilik) değil. Kollektif olarak bastırılan karanlık dişilin korkusu yükseliyor. Karanlık dişil ne? Dişiliğin (kadınlığın) reddi, cinsellik, güç, ölüm-dönüşüm-yeniden doğum. Dişil enerji yükselişe geçince gecenin, karanlığın korkusunu yukarı, yüzeye çıkartıyor. O kadar bastırılmış, yerin dibine itilmiş ki. Öfkeli bir tepkimeyle, çirkinliği gözümüze gözümüze sokarak ortalığa yayılıyor.

Adı ‘Bizim Kadınımız’ olan son derece gotik (fallik, maskülen) bir yapının, tüm bu hiyerarşik ve patriarkik inanç, kültür, toplum düzenini temsil eden muhteşem bir ‘çatı’nın düşüşü o kadar acı, hüzünlü, ölüm gibi ve o kadar sembolik ki. Bugün paylaşılan filmlerde içerisi simsiyah kül, toz, yanık, çürük. İçeri ışık girse bile yaşananın niteliği karanlık, karalık.

Kollektif olarak her şeyi oldukça siyah beyaz görmeye müsait olduğumuz, kutuplaşmaya yatkınlaştığımız, ak iyidir-kara kötüdür, ışık yaşatır-karanlık öldürür mantığında yaklaştığımız bu dönemde kendi içimizdeki ‘yin’e, dişiye, geceye nasıl ulaşıp onu yaratıcılıkla ortaya koyacağız?

Her şey siyah beyaz değil diye bakarak, yaratıcılığımızı derinlerden (gerçekten yeraltından bir yerden) çıkararak, hayalgücümüzü kullanarak (hayal ederek, görselleyerek), düş görerek (ister gece ister gündüz düşü), işbirliği yaparak, bağlantı kurarak, sezgilerimizle hareket ederek, duygusal esneklik ve hassasiyet göstererek.

Arkadaşımın ondört yaşındaki oğlunun sal önerisine dönüyorum. Her nerede katı katı yapılanıp dikine dikine çıktıysak, yıllar içinde omurga oluşturup artık o omurganın esnek ve akışkan değil de kuru ve çatlamaya müsait olduğunu hissediyorsak, kendi ‘istibdat dönemimizi’ her nerede yaşıyorsak orayı yumuşakça salma zamanı (astrolojik olarak haritamızda 20-23 derece Oğlak hangi evimize düşüyorsa orada, Ocak 2020’de keskin olarak).

Hayatımda ilk defa yurtdışına Fransa’ya gittim. Üniversitedeydim. Sanılanın aksine turistik gezi için değil, okulun voleybol takımıyla bir spor turnuvasına katıldım. Tournoi Des Cinq Ballons (Beş Top Turnuvası). Spor (Mars) beni oralara taşıdı. İlk olması sebebiyle Paris’in bendeki yeri her zaman ayrı. Yetmez, o ilk çıkışın beş sene sonrası yeniden okumaya giderek bu şehirde, hem de Notre Dame’ın bölgesinde yaşadım. O özel ilk gidişin ikincisini de başka şekilde taçlandırdım. O yıl benim hayatımda bir kilometre taşıydı. Geri dönüşü olmayan bir çıkış ve geri dönüş. Benzer bir Kairos. Yıkımlar ve yeniden doğumlar zamanıydı. Paris benim için hep bu oldu. Şaşaa, yıkım, doğum.

Türkiye’ye döndükten sonra bir iki kere daha ziyaret ettim, çok değil. En sonuncusu ta oniki sene öncesinde kaldı (Jüpiter). Orada yaşayalı beri tam yirmi yıl (Plüto). İlk defa gideli yirmialtı (Satürn’e doğru).

2020’de Satürn-Plüto-Jüpiter üçlüsü Oğlak’ta bizi daha çok konuşturacak. O zamana dek şimdilik sal anne sal.

Paris1993
İlk Paris – 1993
Paris2007
Son Paris – 2007

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s