Neredesin sen?

İnsan yoğun, koşuşturmalı geçen günlerin üstüne birden serbest ve boş kalınca ne yapacağını şaşırıyor.

İnsan = ben.

Bir şey yapacaktım, ama ne? Yapacaktım, edecektim, ne, ne, ne?

Beden durmuş, ama zihin hala o deli sıkışık tempoda koşuyor. -Ecek -acak, -se -sa ekleri dönenip duruyor.

Kitap mı okusam, yazı mı yazsam, mandala mı boyasam, çiçekleri mi sulasam, maillerimi temizleyip yazışma mı yapsam, birikmiş blog yazılarını mı okusam, evi mi toplasam, yoga mı yapsam, biraz daha mı yatıp uyusam, uyaranların üstüne mi gitsem, yoksa yine mi çalışsam, of, şu boş kaldım, zaman geçiyor ve hiçbir şey yapmıyorum stresinden bir kurtulsam!?

İyi yorup sıktım mı?

Hoş geldiniz, hoş geldiniz.

Yapma odaklı halden durma odaklı hale düğmeye basmış gibi ‘çat’ diye geçemiyorum. Uyaran çok.

Şu an dışarıdan birisi beni gözlemlese, bir koltukta rahatça oturduğumu, ayaklarımı sehpaya uzatmış, kucağımda laptop, yumuşak tatlı Türkçe caz eşliğinde, nefesim düzenli ve sakin, klavyeyi okşar gibi pıtı pıtı yazdığımı söyler.

Neredesin sen?

Halbuki beynimde ne çok sinir hücresi, ne çok ışıltı ve elektrik yükü, oradan oraya birtakım mesajlar iletme derdinde saçılıp savruluyor. Hiçbir şeyi dışarıdan göründüğü gibi hazır lokma almayacaksın mirim.

Düşen bir yaprak görürsen

Beni hatırla demiştim

Biliyorsun seni ben

Sonbaharda sevmiştim

Oysa biz şimdi ilkbahara giriyoruz. Yani girdik de, diyebilene aşkolsun. İçimizdekini de dışımızdakini de bulandırıp dolandırıyor körolası çöpçüler, aşkımı süpürmüşler.

Evet, yazdıkça ritmimi buluyorum. Demek ki insan = ben, ne yapsam ne yapsam diye düşünüp kuracağıma direkt neyse onu yapacakmışım. Koç’sa Koç, baharsa bahar, harekette bereket.

Haftasonu iki tam gün keyifli ve faydalı bir astroloji eğitiminde, seminerdeydim. Sertifikalarımıza bir sertifika daha kattık efendim. Vatana millete bir yararı olur mu bilmem, ama bana pek faydası olduğu kesin. Bencil değilim, ben deme dönemindeyim-deyiz. Koç işte bu efendim. Varolma, ben deme hakkı. Her birimizin. İşte bu uyarılmışlık biraz da o yüzden. Ama tabii benim bu yoğunlaşan iş-eğitim programlarım en nadide ve itinalı şekilde en sosyal zamanları da içerir, olmazsa olmaz şekilde elele kolkola yürürler. Böyle durur durur, sonra birden arap atı misali açılır, sonunda da patlar yatarım. Şut ve gol.

Çırptım çırptım karıştırdım

Kendimi onunla yarıştırdım

Kimse kimseye benzemez

Kendimi kekle yatıştırdım

İstanbul Film Festivali de başladı malum. Kendi açılışımı Cuma günü bir Güney Kore filmiyle yaptım –Nehir kıyısındaki otel.

Ve karar verdim: Geçen senelere tezat bu sene her zamanki gibi el emeği göz nuru seçtiğim yedi tane filmden hiçbirini ne ekecek ne de yakacaktım. Eh, yine ben istedim. İki günlük seminer arasına suareye de bir film sıkıştırdım mı? –High life.

Yani ne zamandır üst üste yazdığım yaptım ettim bitirdimlerime ekledikçe ekledim. Tabii biraz kafası kesik tavuğa döndüm. Tam sekiz saatlik bir seminer üstüne Cumartesi gecesi kalabalık mı kalabalık Moda-Kadıköy hattında geçirilen mecburi üç saat üstüne izlenen iki saatlik filmden çıkıp geceyarısı maruz kaldığım saçma bir trafikte ta karşıya, şehrin öbür ucuna bir de araba kullanarak dönmek fişimi çekti. Bittim. Tek düşündüğüm yatay pozisyonda olmak, deliksiz uyumaktı. İnsan = ben, çok yorulup, uyarılınca deliksiz de uyuyamıyordum. Ama her şeyin bir sonu vardı. Bunu bilip buna dayanarak seminerin ikinci gününü de dün verimli geçirerek tamamladım. Fiyuv.

Hadi gel hadi gel

Gidelim buralardan

Hadi gel hadi gel

Kaçalım onlardan

İşte bugün, geçen haftanın, haftasonunun, bütün bu üst üsteliğin sonrasında evde Coffee, Bey ve ben tatil modunda yayıldığımız zaman dilimindeyiz. Çok şükür. İç ve dış ritmimi bulmama en büyük yardımcılardan biri tüylü oğlum. Bey’in kucağında, battaniyesinin üstünde, kafasını boynuna gömmüş, tek patisi kıvrık önde, diğeri başının altı, kulağının yanında, gözler yumuk ve kapalı, nefesi derin ve yüksek sesli, öylesine özenilesi, gevşetici halde uyukluyor ki…

Bir reklam alalım.

Evdeki huzur, mutluluk budur.

Kimin sloganıydı önemli değil, durum bu.

Aklıma kışın katıldığım Gestalt eğitimindeki sabit gestaltleri (sabit takıntılarımızı) kırma yöntemi geliyor. Farketmişsinizdir, bu yapma etme bitirme haline takılmış durumdayım. Yapayım edeyim bitireyim değil takıldığım. Bu halden çıkamamam ve sürekli kendimi bu otomatik döngünün içinde bulmam. Farkındayım, görüyorum, izliyorum, ama bu döngüyü kıramıyorum. Adını da koydum ya -Satürn-Güney Ay Düğümü-Plüto Oğlak’taki gök. Ama bir şey farkediyor mu?

İkinci reklam kuşağına giriyoruz.

Fark göremiyorum, ya sen?

Fark göremiyorum, ya sen?

Gestaltçiler ne diyordu? Değişmek istiyoruz diyoruz, ama aslında değişmek istemiyoruz. Alışkanlıklarımızı kırmak, yıkmak istemiyoruz. İstesek bile o kadar zor ki çünkü bu konfor alanından çıkmak demek. Kim konforunu bile isteye laylay loyloy yıkmak ister?

O zaman ne yapacağız? O konfor alanını iyice, ama iyice pohpohlayacağız. Ver bünyeye gazı, ver, ver, ver. Her ne içinden çıkmak istiyorsak (işte benim bu otomatize yaptım ettim bitirdimlerim gibi) ona alan açacağız. Alan açtıkça bu döngü rahatlayacak, yayılacak ve bir yerden sonra sıkacak, iyi gelmeyecek. Ve doğal olarak, kendi kendimize bir ‘yaptırım’ getirmeden, -meli -malı ekleriyle konuşmadan, gönüllü olarak, istekle, özgürleşme dürtüsüyle oradan çıkmayı başarabileceğiz. Hadi inşallah.

Bu yaptım ettim bitirdimlerin yanında bir de elimde sürekli telefon, sosyal medya, whatsapp, wordpress, instagram, o kontrol, bu yazı, şu cevap derken saatlerin nasıl da geçip gittiğini farkedip deliriyorum. Diğer takıntım, sabit gestaltim de bu, bu aralar. Kendime kızıp bunu kırmak için ekran süresi tutuyor, baktıkça daha da sarıyor ve sürenin arttığını farkediyorum. Telefonu fırlatıp atmak istiyorum. Atmıyorum tabii. Ters çevirip bir kenara koyuyorum. Ta ki elim tekrar otomatik olarak uzanana dek. Ah o otomatik pilot.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? O beni yoran, otomatize dediğim, nefeslendirmek istediğim yaptım ettim bitirdimler beni o sosyal medyadan koparıp aldı. Almış. Geçen hafta günlük ekran sürem iki buçuk saat düşmüş. Haleluya haleluya! Demek ki neymiş efendim neymiş?

Hep bekledim

Çok bekledim

Sensiz bekledim

Oh, oh, oh

Sensiz olmaz

Uzatmayayım. Akşama yine filmimiz var –Gloria Bell.

Ama bugün bir tat bir doku, iki nefes üç su.

Neredeyim ben?

İşte burada.

CofUyuyor
Bizim uyuyan güzel

8 Replies to “Neredesin sen?”

  1. Soundrackli yazı okumamıştım hiç, atalet momentine cofee gibi kaş kaldırarak eşlik ettik, sen=insan hep yap et, hep kendine engel koy sonra aş koçlar gibi, eustres’ini seçene kadarki o kıymetli oyalanmalar caz gibi aksın, kimbilir biri girer oyuna kendinden başka, bir oğlak danseder, bir kapı kendiliğinden kapanır, istesek uyurduk ama olmadı, biz değil yaşayan sosyal medyadır ⚘

    Beğen

  2. Sosyal medyanın uyuşturup bağımlılık yaratmasına isyan etsek de soundtrackli yazı yazdırabilme kapasitesini sevip bağrımıza basıyoruz. Teşekkürler Bülent. 🙂

    Beğen

  3. ne güzel günler seminerli filmli yazılı koşturmalı..hep sağlıklı olalım hep koşturalım izleyelim okuyalım yazalım hayat işte koştur koştur bir koşturmaca….

    Beğen

  4. Listelere tik atmak (böyle mi denirdi?) sadece bana mahsus değilmiş demek. Hep bir koşturma, yapma, etme halindeyiz. Ama hakikaten koşturmamız filmden, seminerden, kitaptan, keyiften olsun. Eline sağlık.

    Beğen

  5. Bu listeler, yapılacaklar ve ‘tik atılacaklar’ bu sene hepimizde bir şekilde var tahminen. Gökyüzü koşturuyor. İyi ki uğradın. 🙂

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s