Giden*

Şimdi bir bak bana. Yolda kendi ritmimde, sakin sakin yürüyorum. Ya da belki hızlı hızlı. Nasılsa öyle. Sonra birden adımımı öne atamadığımı farkediyorum. Bir şey geri çekiyor. Duruyorum. Yavaşça bir ayağımı geri atıyorum, sonra diğerini, sonra öbürünü, sonra ötekini. Böyle böyle geri geri yürümeye başlıyorum. Sen de on adım, ben diyeyim onbeş. Hadi gün hesabına vuralım. Her gün bir adım geri gitsem şöyle üç haftadan yirmibir gün geri giderim. Yirmibirinci güne ulaştığımda bir bakıyorum ayağım daha geri gitmiyor. Duruyorum. Yine. Öne gitmeye başlamadan önce bir nefeslik duruş. Aynı geri gitmeye başlamadan önce olduğu gibi. Şimdi o geri gittiğim yirmibir günü tekrar yürümeye başlıyorum. Ta ki geri gitmeye başladığım güne gelene dek. Sanki bir Groundhog Day. Yaşadığım bazı şeyleri yeniden mi yaşıyorum yoksa beceremeyip dışarı vuramadıklarımı temizlemiş bir şekilde artık dingin ve sağlıklı mı ilerliyorum? Tek bir cevap yok. Formül bol. Şimdi gerilemeye başladığım noktadayım. Artık adımlarım hızlanabilir ve tamamen ileriye yürüyebilirim. Hatta kim tutar, belki koşarım.

* Retro işte bu. Geriliyormuş gibi algıladığımız gezegen hareketi. Her sene, senede üç kere gerileyen Merkür retrosu da böyle bir şey. O noktada kalmıştık ya. Şimdi kaldığımız yerden devam. İleri. Retro bitti.

Bu retro beni bu sene ta 19 Şubat’ta başlayan gölge dönemle bu zaman arası yerlerde değil, sadece bu senede değil, geçen sene bu zamanlardaki meselelere götürdü. Çünkü neden? Neptün Merkür’le kavuşumda ilerler ve en az bir hafta kadar daha etkisini sürdürecekken, bilinçdışının malzemesini okyanusun derinliklerinden dalga dalga, rüya rüya, imge hayal, müzik meditasyonla salına salına çıkardı, şeyler yükseldi, göğe ulaştı. Okyanusta damla olmak nasıl bir birlik ve bütünlük veriyorsa bu seneki bu retro da sanki o zamandan, geçmişten, o derinlerden hiç kopmamışsın, bir sene daha orada yaşamışsın, anca ruhtan çıkıp bedene kavuşmaya, form almaya başlamışsın gibi şeyler söyledi bana.

Bedenlenme ve form alma var. Oğlak’taki Satürn, Plüto ve Güney Ay Düğümü, yetmez, geçen iki aydan bugüne dek Boğa’da ilerlemiş Mars (bugün İkizler’e geçti) nasıl form vermesin ki? Suya form nasıl verilir ya da form nasıl sulanıp sıvılaştırılır? Böyle bir çelişkiler.

Dün içsel çalışma yaptığım bir alanı bir grupla meditasyon ve ses banyosu aracılığıyla kapattık ve niyet ettik. Benim niyetim geçtiğimiz bir buçuk sene içinde yaralayan olaylar, duygular, düşünceler, kalıplar ve kişileri bırakmak, yola çıkmakla ilgiliydi. Alanın sahibi yaşamının yeni bir dönemine adım atarken bizler de bu grubun bir parçası olarak bir kapı kapadık, belki de hepimiz bir yenisini açmak üzereyiz.

Bir kapı kapanır, bir dönem sonlanırken, bir diğerine otomatikman, zihinden, hemen, bedeni de koşturarak, şeyleri oldurarak nefessiz zamansız hazımsız geçmeme noktasında kalmaya çalıştık. Kapanan bir kapı bir tamamlanma da olabilir, bir kayıp ve eksilme de. Kimisi kontrolümüzde kimisi değil. Her zaman kontrolümüzde olansa bakış açımızdaki seçimin niteliği. Ona verdiğimiz zaman. Zihin o kadar kurnaz, o kadar hızlı ki. Hemen kategorize edip etiketini üstüne basarak zarflayıp kaldırmaya müsait. E ne oldu şimdi? Bitti gitti mi? Hemen ötekine dönüp koşulabilir mi? Belki. Ama ruh arkada kalabilir. Onu beklemek gerekebilir.

Kızılderililer atlar üstüne dıgıdı dıgıdı deliler gibi koşarlarken Şef birden dururmuş. Bütün kabile de onunla birlikte. Hep beraber beklerlermiş. Şef ruhunun arkada kaldığını, bedenine yetişemediğini söylermiş. Ruhun bedene tekrar gelmesini bekler, yetişince tekrar yola çıkarlarmış. Dıgıdı dıgıdı dıgıdı.

Yara ve şifa da birlikte elele ilerleyebilir. Kendi kendinin yaralayıcısı olmak gibi kendi kendinin şifacısı da olunabilir. Zaten yarası olmayan neden şifa arasın ki? Doğmak bile bir yaralanma gibi yorumlanabilir. Anne karnında koşulsuzca sevilir, beslenir bakılırken birden tekbaşına bir mücadeleye doğduğumuz bu koca dünya o ilk kopuşla bize belki de ilk yarayı veriyor olamaz mı? Bir bebek anneden dışarı fırladığında neden ciyaklar? İlk yara belki de ilk kopuşla gelir. Mars’la. Anneden dışarı çıkış.

Ama benim meselem doğumun yaralayıp yaralamaması değil. Hepimizin az ya da çok, görünen ya da görünmeyen yaralarımızın olduğunun bilinciyle (kabul, farkındalık, tekamül her nasıl demek istersek), bu hassasiyetle bir durup önce kendimize sonra da diğerine bakmamız. Bakıp görmemiz. Görüp anlamamız. O geri-ileri hareketler arasındaki duruşlar, nefeslik alanlara bundan ihtiyaç var. Baktığını görmek için. Yoksa hepimiz birer bakarkör.

Daha önce defelarca duyduğum, deneyimlediğim, içselleştirdiğim ‘Öğrenci hazırsa Hoca belirir’ lafının bir de devamı varmış.

‘Öğrenci hazırsa Hoca yokolur’.

O kapanan alanla yaraları, yaralı alanları, yaralayanları ritüeliyle yollamaya niyet ettim ve birden farkettim ki yaraların şifacısı da onlarla birlikte gidiyor.

Şimdisi boşluk. Nefes. Hava. Rüzgar. Durdum, boşluğu tuttum, bekliyorum.

Canaklar

One Reply to “Giden*”

  1. Geri bildirim: Gelen* – MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s