Müstesna

Rüyalarınız bu ara size ne temalar getiriyor? Ben oradan oraya taşınıyorum misal. Sıkıntılı, sevimsiz yerlere. Ya tabanı yamuk bir ev ya mahallesi köhne bir apartman. Eski mahalleler, eski evler, eskiye dair şeyler iyi hisler vermiyor bana rüyalarımda. Geriye çeken ve ileri götürmeyen görünmez bağlarla bağlıymışım gibi hissediyorum. Uyanmak iyi geliyor. Hemen şimdiki evime ve neleri taşıma, düzenleme ihtiyacındayım onlara bakıyorum. Sanki iç evimde bir düzenlemeler dönüyor.

Retro

Merkür’den bildiriyorum. Malum, gerisin geri gidiyor. Balık’ta ‘rüyalar alemini konuşturuyor’. Yetmez Neptün’le tabanımız yeryüzü değil, okyanuslar alemine dönüyor. Hepimiz biriz, hepimiz Balığız. Yüzüyor yüzüyoruz. Yalan yok (derken içinde var). Bugünse Ay İkizler’de, Merkür’ün yönettiği hani. Konuşma, anlatma, yazma ihtiyacı yüksek. Ama oraya varmak zor. Yolu puslu. Abartmaya da müsait. O rüyalar ve sisli okyanuslar aleminden kopup şu masaya oturmak, klavyenin tuşlarına somut somut basmak, çıkan harflerin sözcüklere, sözcüklerin cümlelere, cümlelerin paragraflara ve bir sayfa yazıya dönüştüğünü görüp anlamak…Bu nasıl bir anlamak? Anlamak ya da anlamamak. Bırakınız anlamasınlar.

Geriye dönüklüğü olumlayayım, kısa mı kısa kaçıp giden Şubat ayının son haftası yaptığımız müstesna bir seyahatten konu açayım. Hem güzel kelimeler takvimimin bu ayki anahtar sözcüğü de bu. Müstesna. Benzeri az bulunan, bir bütünün dışında duran, kaide dışında kalan demekmiş. Dilimize Arapça’dan geçmiş. İstisna edilmiş, istisna olan manasına gelirmiş. Sözlüğü kapayıp yola bakalım.

Madrid

Madrid’de müstesna birkaç gün geçirdik. Ankara falan gibi değildi. Ne alaka demeyin. Gitmeden bolca ‘Madrid Ankara gibi’ benzetmesini duydum-okudum-dinledim. Ankara bir Madrid olsun da daha ne ister diyerek bu yabancı bir şehri illa kendimizden bir yere benzetme isteğimize bir çizgi çekeyim (yazıcı burada cıkcıklarını savurarak rahatlıyor). Devam edelim.

Ildefonso
Plaza de San Ildefonso

Sıfır derece kar altında kış şehri İstanbul’dan yirmi dereceye varan bahar sonu şehri Madrid’e varmak bünyeyi önce bir sarstı. Ama o sarsıntıya can kurban. Dönerken en bırakmak istemediğim şey o ılık tatlı sarı güneş ve masmavi gökyüzüydü. Neyse ki güneşi kolundan tuttuğumuz gibi buralara indirmişiz, geçen hafta İstanbul’da da yirmileri gördük. Geçici hevesler bunlar tabii. Mart kapıdan baktırıverdi. Bu sabah Coffee’yle önümüzdeki bahçe bayırda yürürken kuzey rüzgarları ve aşağıdan yukarı çarpan serseri yağmurlarla uçuyorduk! Bugün dilim de böyle fırtınalı.

Dedim ya, konuşup yazma ihtiyacı yüksek, ama oraya varmak zor. Varınca da odaklı kalmak dert. Biraz daldan dalayım, afbuyrun. Sıcak çorbamı az önce içtim, beynimi henüz soğutamadım. Yaza yaza serinliyor, yelken açtım gidiyorum. Yolda bayılırsanız korkmayın, hemen suya atlayın. Orada bir köy var uzakta. Devam.

Güzel kardeşim, ben bu şehri sevdim beğendim. Oradan oraya otobüslü metrolu, yürümeli gitmeli kolay ulaşımını; geniş caddeli bulvarlı yollarını; taş binalar arası korunmuş, saklanmış, ağaçlı, çiçekli, dallı ara sokaklarını, meydanlarını, avlularını; mütevazi, sade, ama hoş, pek hoş insanını, zarafetini, enerjisini; tarihine, sanatına, kültürüne sahip çıkmışlığını, elitlikten halka indirmişliğini, bozmamış bozulmamışlığını, geliştirmiş özenmişliğini; yemesini, içmesini, müziğini, dansını, sesini, titreşimini sevdim beğendim. Yine gider miyim, giderim. Şehir sevene tavsiye ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Madrid’den inciler:

Prado Müzesi

Aslında fotoğraf çekmek yasakmış. Ben bunları nasıl çektim bilmiyorum. Sonra uyarı alınca, ah pardon bilmiyordum, deyip telefonumu cebime indirdim.

Gezmemiz dört beş saat sürdü. Ayaklar şişti, bel ağrıdı. Sabah on birde içeri girip akşam dört güneşine varabilen bedene hepsi pek iyi geldi. İnanılmaz bir koleksiyonmuş, cehaletimle başbaşa hissettim kendimi.

Fotoğraf sanatından çok önce bu fotoğraf ötesi şaheserlerin detayları, işçilikleri, ışık ve renk kullanımları, dokuları beni benden aldı. Resimlerin devasa boyutu ayrı; hikayeleri (tarihi, dini, natüralist, portre) ayrı; o ifadeler, mizansenler ayrı. O kadar saatin sonunda İsa, Meryem, çarmıh ve günahkar insan temalarından biraz şiştim, doğruya doğru, ama yanıma kâr kalacak birçok ressamla tanıştım, bildiklerime yeniden hayran oldum, gıpta ettim. Mitolojik kahramanları resmeden Goya, Tiziano ve Rubens’i kendime not aldım. Bosch’un önünden (benimle beraber bir otuz kişiyle daha) ayrılmak istemedim.

Müzenin 200. yılının kutlamasına özel geçici sergiyi gezerkense bir devletin tarihine sanat yoluyla (savaşlar, krallık-cumhuriyet çatışmaları arasında bile) sahip çıkması, sonra sadece kraliyet için olan müzenin halka indirilmesi ve kendini eğitime vermesi babında filmler, fotoğraflar ve dönem resimleri içimde hayranlık uyandırırken bir şeyler de cız etti. Ne tanıdık, ne bizden dedim. Aynı Ankara.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Retiro Park

Kış ortasında sıcacık ısıtan güneş kara iklimine alışık olmayanı bile sevdirecek cinstendi. Madridliler iklimleri için dokuz ay kış, üç ay cehennem yaşarız derlermiş. Gündüz yirmi, geceyarısından sonra sıfır dereceleri gösteren hava durumuna müstahak herhalde.
Güneş olunca insan şöyle sere serpe yayılıp yatmak istiyor çimlere. Retiro Park tam da bunu karşılamak için sanki. Ortasında deniz yoksa da suni göl var, isteyene sandal kiralayıp çıpçıp gezinmeli. Şu parklarda en özendiğim ise Coffee’nin cinsleri. Yanımızda olsa da kemiklerini ısıtsa diye diye yürüdük geçtik parkın içinden. Atlı polisler de tıpıdık tıpıdık bir asalet bir vakur, yamacımızda arzı endam ettiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Reina Sofia Müzesi

Bu sefer müzeye girerken duvardaki kocaman yazıyı gördük. Flaşsız olduğu sürece fotoğraf çekilebiliyormuş. İyi bari dedim, Reina Sofia’da stresim olmayacak. Kübizm, sürrealizm diye bu modern sanat müzesinde ilerlerken birden şu aşağıya koyduğum fotoğrafta gördüğünüz bölüme girdik. Alman Oskar Schlemmer ve balerinler üçlemesi. Sanki çocukluğumda sevdiğim robotumsu romantik oyuncak figürlere kavuşmuştum. İçimde bir sevinç bir sevinç. Uzay yolu ve ben. Ah!

OskarSchlemmer
Oskar Schlemmer

Hemen telefonuma davranıp çektim ve anında görevliden İspanyolca uyarıyı yedim. Senyora, bu bölümde fotoğraf çekmek yasak! (yas-sah Ankaram, hop) Ama ama ama…öfff. Yine utanç, yine utanç. Fotoğraf çekilebilirken video çekmek de yasakmış efendim. O uyarıyı da Bey yedi. Afiyetle uyarılarımızı alıp devam ettik. Ankaram canım benim.

Bildiğim Dali, Picasso, Miro, Magritte gibi isimlere eklediğim ve pek sevdiğim Juan Gris oldu. Dali’nin The Great Masturbator’ının önündeki meraklı oğlan ve kızlar da en az resim kadar görmeye değerdi. Picasso’nun Guernica’sını da gün yüzüyle gördük ya, artık gam yemeyiz. Sonrası güneş güzellik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Debod Tapınağı

Madrid’de en merak ettiğim tarihi eser Debod Tapınağı’ydı. Zamanında Mısır İspanya’ya bağışlamış, korumaya alınmak üzere buraya taşınmış. Ama etrafındaki havuzu boş ve susuzdu. Tapınak da kapalıymış, iyi mi? Yine de günü bu parkta kapamak, akşam güneşine bakmak, susuzlukta suyu hayal etmek ve vesaire vesaire.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ses veriyorum. Kork maa.

Turistik rehbere dönmeden dümeni kıralım.

Müstesna demiştik. Madrid gerçek anlamıyla müstesna bir şehir mi bilmiyorum, ama müstesna şeylere sahip, bunun altını çiziyorum. Tatilimizi müstesna kıldı, canımıza değdi, şükran doluyum.

Bağlar

Seyahate gidip gelmelerin en sevdiğim yanlarından biri de uçakta okunan kitaplar.

Domenico Starnone’den Bağlar’ı bitirdim. İyi yazılmış, evet, ama ben neden o kadar keyif alamadım?

Basit bir ‘adamın karısını ve iki çocuğunu başka bir genç kadın için bırakması’ konusu değil. Zaten konu sadece bu da değil. İçinde riya var, vurdumduymazlık var, ekşi acı buruk tatlar var, ama bir yandan bütün bu ekşi acı burukluğu hiçleştiren de bir hal. Varken yok gibi. İfadesi zor.

Kitabın üç ayrı bölümde, üç farklı bakış açısından (adam, kadın ve çocuklar) anlatılması iyi, hele sonda kız çocuğun gözünden verilen bölüm açıyı değiştirdi. Tüm bunlara rağmen duygulara ulaşamayan bir düşünsellikte anlatılmış hissi kaldı bende. Ve anlatılınca o travmalar gerçek olmuyormuş, hafifliyormuş gibi. Belki de başarısı budur. Yalan bir gerçeği anlatırken gerçeği yalanlaştırması.

Geriye çeken, ilerlemeye engel olan, önümü tıkayan bağları sevmiyorum demiştim başta. Bu kitap da tam böyle bir temanın etrafında dönüyor. Travmalarıyla geri çeken aile bağları.

Starnone’nin Napoli Romanları’nın yazarı Elena Ferrante’nin kocası olduğu söyleniyor, ama bir Ferrante değil. Bundan mı müstesna?

Baglar

Devendra Banhart

Madrid’de başka güzel bir bağ daha kurduk. Dükkanlarda gezerken beğendiğimiz bir parçayı Shazam’ladık, tatlı bir müzisyenle tanıştık. Gerçi kendileri Venezuela asıllı Amerikalıymış, ama İkizlermiş. Uydu mu uydu. Hablas espanol? Buyrunuz Merkür Balık’ta en güzel ifade bulduğu müzik yoluyla dillensin efendim.

Rüyanın (kabus?) sonu

Yolda bayılıp tekneden atladıysanız canınız sağolsun. Yok atlamayıp buraya kadar benimle geldiyseniz engin rüyalarınız, eşsiz müzikleriniz, biricik sesiniz sizi dalgalar üstü taşısın, kutlu olsun.

Hadi müstesna bir şey yapalım, bir şeye sarılalım, bir şey dinleyelim, bir şey söyleyelim, bu akşamımızı müstesna geçirelim. Ben içeri, barınak lordu oğlumu bulmaya gidiyorum. Döndüğümüzden beri aşkımız pek yüce. Pardon. Müstesna.

GozlukluKopekler

KofiMustesna

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s