Schadenfreude, Şefkat, Kısmet

Çok malzeme birikti. Merkür de Balık’a geçti. Denecekleri tane tane ayıklayıp analitik konuşmak zor. O zaman ne yapıyoruz? Geldiği gibi akıtıyoruz.

Geçenlerde okuduğum bir blogda karşıma sarva mangalam çıktı. Herkesin mutluluğunu, iyiliğini dileyen bir Budist görüşüymüş. Sympathetic joy da deniyormuş. Başkalarının iyiliğine sevinmeyi yüceltiyormuş.

Benim aklımaysa hemen Almanca’daki schadenfreude geldi. Ben bu ifadeyi edebiyat ve kitaplar sayesinde öğrendim. Edebiyatseverler bu güzide sözcüğe aşinadırlar sanırım. Başkalarının mutsuzluğundan mutlu olmak demek.

Sarva mangalam ve schadenfreude ne kadar farklı iki görüş diye içimden geçirdim. Dil kültürün bir uzantısıysa; sözcükler, ifadeler, deyimler de bu kültürel ve toplumsal psikolojinin bir yansımasıysa iki zıtlık aynada karşı karşıyaydı. Biri bütüncül ve birleştirici bir bakış açısında, diğeri tekil ve rekabetçi tarafta (çünkü mutluluğu ancak diğerinin üstüne çıktığında buluyor; biraz kapitalist sistemi de yansıtıyor; senin kazanman, terfin, ilerlemen diğerinin kaybetmesine, aşağı itilmesine, geride kalmasına bağlı…gibi) duruyordu.

Sanırım Budistlerin bu evrensel sevgi, şefkat, iyilik ve mutluluk üstüne görüş ve çalışmaları beni kendime döndürdü. Birkaç aydır sıkı bir tempoda seans yaparken sanki yeniden iş hayatına dönmüşüm de beni dış dünyaya çekenlerden kendime vakit ayıramıyorum gibi hissediyorum. Halbuki vakit bahane. Olduğunda da zihnimi kendime getiremiyorum. Zihnimle bedenimi, bedenimle ihtiyaçlarımı bir türlü birleştiremiyorum. Farkındayım, görüyorum, ihtiyacı hissediyorum, ama sanki kilitlenmişim de olamıyorum gibi bir hal.

Dün şeytanın bacağını kırdım ve mecburi olarak evde dinlenmem gereken birkaç günün üstüne (hep de böyle olmaz mı?) uzun ara verdiğim meditasyon pozisyonumu aldım. Ay aslında Koç’taydı ve patlamalı bir enerji içeren Mars Uranüs kavuşumuna doğru ilerlemekteydi. Ama işte o Balık’a girmiş Merkür’ü gördüm ya. Tamam dedim, mistik dile kendimi bırakabilirim.

Geçen sene tam da bu zamanlarda destek aldığım Zeynep Aksoy Reset kanalını açtım, paylaşılan videoları taramaya başladım. Birden şöyle bir başlık gördüm: Şefkat ve Schadenfreude. Aha!

Kendimizden başlayarak çeşitli aşamalarla kollektife vardırdığımız bu şefkat meditasyonunda belli ifade önermelerini içimizden veya istersek sesli olarak söyleyip nefesimizle bedenimizdeki tepkileri gözlemliyor, nerelerimizde nasıl hisler uyandırdığını izliyoruz. İnsanın kendine iyilik, sağlık, mutluluk, özgürlük, emniyet ve ızdırapsızlık dilediği bu egzersizleri daha sonra sevdiğimiz birine, nötr hissettiğimiz birine, rahatsız olduğumuz birine, hepsinin birarada olduğu bir çembere ve son olarak işi daha da büyütüp mahallemiz, şehrimiz, ülkemiz, dünyamız için iyilik, mutluluk, sağlık, özgürlük, emniyet ve ızdırapsızlık dilediğimiz bir birlik ve bütünlüğe çevirerek bitiriyoruz.

Buradaki mesele birey olarak ayrı varlıklar olsak da evrensel döngünün içinde bu ayrı duran ‘bir’ey’in de daha büyük bir ‘bir’in parçası, damlası olduğu gerçeği. O yüzden de birinin mutsuzluğu üstünden mutlu olmak, başarısızlığı üstünden başarılı olmak, kaybettiği üstünden kazanmak değil de birlikte kazanılan, birlikte başarılan, birlikte mutlu olunan bir dünya görüşüyle bu sevgi, şefkat, iyilik ve mutluluk ekseni çalışıyor. Ve en önemlisi de aynı fikirde olmasak da birbirimizin mutluluğunu istemek, aynı görüşte olmasak da birbirimize iyilik dilemek. Beraber kazanma, iyileşme, büyümenin yolu bu. Geçenlerde bunu destekleyen bir masal dinlediğim aklıma geliyor. Masallarla konuşmak ne demek derseniz çalıştığım Gestalt koçlarından birinin katıldığı program ve içinde geçen ‘birlikte kazanma’ masalını duyabilmeniz için buraya linkliyorum.

Şansa yine geçen hafta denk geldiğim bir TED Talk’ta Güney Afrikalı psikolog Susan David ‘the tyranny of positivity’ diyerek her şeyi olumlamanın, olumsuz şeyleri yok saymanın sağlıksızlığı ve yaralayıcılığından bahsediyor. Buyrun yirmi dakikanız varsa seyredin. Bugün bol kepçeden videolar paylaşasım var demek ki. Bu da Merkür Balık’a girer mi?

Aklıma bu gelmişken şefkat meditasyonundaki ‘ızdırapsız ol’mayı dileme niyetinin, ızdırap kelimesi olumsuz bir anlam ifade etmesinden kaynaklı, bazılarını rahatsız ettiğinden bahsediyor Zeynep Aksoy. Tam da Susan David’in bahsettiği mesele. Yirmibeş yıl öncesine kadar apartheid rejimini bizzat uygulayan ve bunda yanlış bir şey olduğunu görmeyen bir toplumun temsilcisi olan psikolog bu görmeme, bakmama, yok sayma, hiçleştirmenin zalimliğine değiniyor. Yok sayınca yok olmuyor. Aynı ızdırapsız olmayı dilediğimizde acı meselesinin hayatımızdan yok olmayacağı ya da ızdırap kelimesini telaffuz ettiğimizde onu özellikle hayatımıza çekmeyeceğiz gibi. Aradaki fark şu. Hayatta acı var, gerçek ve hepimizin başına geldi, geliyor, gelecek, ama biz ona ızdırapla mı yaklaşıyoruz yoksa onu hayatımıza entegre edip üstüne mi çıkıyoruz? Acıyı, yası, hüznü, öfkeyi, kıskançlığı yok saymak mutluluğu bulduğumuzda da ızdırap çekmemize sebep olabilir, acı içindeyken de ızdırapta kalmamıza. E o zaman sürekli ızdırap mı çekeceğiz? ‘Izdırapsız ol’ altında yatan önerme bu.

Benim için esas mesele şurada oluyor. Kendim için, sevdiğim biri için, nötr hissettiğim biri için bütün bu dilekleri rahatlıkta söylediğim gibi rahatsız olduğum birine de aynı iyi niyet ve dilekleri sıkışmadan, rahatlıkla iletiyorum. Tüm samimiyetimle diliyorum. Ve fakat burada bir schadenfreude var mı yok mu diye baktığımda (çünkü rahatsız olduğumuzu tanımladığımız ötekine bir de o gözle bakmak gerekiyor) şuna yakalanıyorum: onun mutsuzluğundan mutlu olmak değil, ama onda beni rahatsız eden neyse onun da rahatsız olmasını istediğim bir hesap kitap buluyorum kendimde. Hmm. Biraz canım sıkılıyor. Bununla ilgili pek bir şey yapmıyorum. Zaten amaç bunu yakalayıp da analiz etmek, bir şey yapmak değil. Sadece farketmek. Bedendeki yansımasına bakmak. O hisse dokunmak. Schadenfreude bana dokunuyor.

Sonra aklıma bir de şu düşüyor. İlk katıldığım VofA (Vibrations of Anatolia) Ses Şifası ve Meditasyon Festivali’nde sözcüklerin titreşimlerinden, içimizde nerelere vurduğundan, vurdukları yerde nasıl tepkidiklerinden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Nötr bir ifade seçelim. Kafa demek sizde nasıl yansıyor, baş demek nasıl? Ya da daha duyulara dokunan bir şey seçelim (bugün Ay Boğa’da). Keyif nasıl geliyor kulağa, peki ya haz nasıl? Savaş nasıl, mücadele nasıl? Yalnız nasıl, tekbaşına nasıl?

İşte tam da burada dil içine doğduğumuz kültürün bir yansıması olsa da taşıyıcıları olan bizler onu yoğuruyor, yaşatıyor, can veriyoruz. Nasıl kullanıyorsak öyle. Dilimize taşıdıklarımız bazen bilinçli çoğunlukla farkında olmadan ne dersek o olmamıza sebep oluyor. Bunu her iki taraftan düşünün. Hem övdüklerimiz hem sövdüklerimizi bizzat giyiniyoruz.

İşte böyle. Türkçede belki schadenfreude ya da sarva mangalam yok. Ama kısmet var misal. Anglosaksonlar kiiz-met diyorlar, ama kısmet o, kısmet. Şu an tam da bunları kapsayacak şahane ifadeler, öneriler getiremiyorum. Sizlerinkine kapım açık diyerek Balık’taki Merkür’le iletişimi müziğe bırakıyorum. The Mush Project ‘Om cuddle’ diyor. Kendime sarılıp tatlı tatlı salınıyorum. Herkes birbirine sarılsın sevgiyle, şefkatle, bunu diliyorum.

 

GuzelKara
Mahallemizin Güzel’i ve Kara’sı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s