Güneşine sağlık Jüpiterim: Amerikana

Yakın zamanda dinlediğim bir astrolog, haftanın iki gününü Güneş’inize ayırın, demişti. Yani haftanın her günü Güneş’inizle kahramanın yolculuğunda olmak için debelenmeyin ya da başka başka işler güçler angaryalarla uğraşıp Güneş’inizi de unutmayın gibi bir önerme.

Parantez aç. Güneş kalbimiz, ruhumuz, özümüz, varlık sebebimiz, hani burç diye bildiğimiz (sadece ondan ibaret olmasak da varlık sebebimizin merkezi, çekirdeği), arketipsel yolculuğumuz, bilincimiz. Parantez kapa.

Bunu duymak bana çok iyi gelmişti. Günlerimi planlayabildiğim ve planlayamadığım salınımlar içinde Güneş’e, kalbe, ruha, öze yer açmak, açtığım yeri sağlıklı bir sınırda tutmak, açamadığım günlerin suçluluğundan arınmak, sahip çıkacağım günler için cesaret etmek fikri sarmalamıştı. Oh be dediydim. İşte bu. Bugün Güneş, yarın Venüs, öbür gün Satürn, dile benden ne dilersen.

En son Uranüs’ten seslendiydim, şimdi Jüpiter eksenindeyim. Ay, Venüs ve Jüpiter Yay’da, hepsi yakın temastalar. Jüpiter ise Yay’ın yöneticisi. Pek kutlu bir gün. İç yolculuklar, dış seyahatler, uzak diyarlar, yabancı kültürler, inanç, felsefe, anlam meseleleri bize iyi ve güvende hissettirebilir, özdeğer hissimizi yükseltebilir, yetmez, kendimizi aşmamızı sağlayacak gelişim yolunu büyütebilir. Aman da aman, neler de neler. Şöyle biraz da burnu büyüklük tozu attık mı (eh, kibir ve üstten bakma da Jüpiter’le gelir) günün temasını soframıza servis edebiliriz.

Tam da bunları besleyecek Chimamanda Ngozi Adichie’nin Amerikana’sını bitirdim. Senenin ilk tuğlası. 630 sayfa. Böyle uzun soluklu ilişkiye girince -hele de sevince- alışkanlık oluyor, hemen çıkamıyorsun o dünyadan, bırakamıyorsun o karakterleri meseleleri, dönemiyorsun kendi hayatına sanki kitaptaki hayatlar gerçekmiş ve sen onlar için bir şeyler yapabilirmiş ya da onlarla olabilirmiş, ama artık kendi hayatına dönmenin zamanı gelmişmiş gibi. Böyle gibi gibiler.

Amerikana, Nijeryalıların Amerika’ya gidip de Amerikalılaşan, onlar gibi (Nijerya aksansız İngilizce) konuşan, Nijerya’ya döndüklerinde bu halleriyle ayrışanlara taktıkları admış. Bu her yöne çekilebilir bir etiket, haa sen Amerikana’sın, gibi. Roman da ana karakter Ifemelu’nun Amerikana olmak ve olmamak arasındaki ince sınırda kalışını ve orada kalırken tüm çevresini keskin gözlemleriyle (kişisel blogunda) aktarışını katmanlı olarak resmediyor.

Ifemelu biraz dik kafalı, akıllı mı akıllı, akranları arasında farklı ve azimli duran bir memur kızı. Obinze ise sakin, dingin, olgun ve tüm bu özellikleriyle o da kendi arkadaşları arasında farklı olan bir akademisyen annenin oğlu. Ifemelu ve Obinze ortaokul zamanlarında birbirlerini bulup tutuluyorlar ve hayatın, içinde bulundukları dönemin, ülke ve coğrafya şartlarının onları koparmasıyla ayrı ayrı yönlere ilerliyorlar. Hikayeyi ağırlıklı Ifemelu’dan dinlerken Obinze’nin tarafını da öğreniyoruz. Aslında Obinze bir Amerika hayranı ve orada okuma heveslisiyken Amerika’ya üniversite okumaya giden Ifemelu oluyor. Obinze ise kendini İngiltere’de buluyor. İkisinin bu anglo-sakson kültür eksenli eğitim yolculukları bambaşka yönlere evriliyor.

Nijerya’dan iyi eğitimli, ama olanakları son derece kısıtlı olarak batıya açılan bu gençler (sadece Ifemelu ve Obinze değil, çoğu dönem arkadaşları da) üçüncü dünya ülkesinden çıkıp gelişmiş batıya varmanın, uyum sağlamanın ve orada kalıcı olarak varolabilmenin maddi manevi yollarını arıyorlar. Kimi başarıyor, kimi sürünüyor. Herkes kendi hesabına düşeni yaşıyor. Hayaller kuran ve o hayaller doğrultusunda hem hedefleri hem de hayatın getirdikleriyle mücadele eden bu insanlar batıda batılı olmayan Afrikalıların, zencilerin, siyahilerin nasıl algılandığını; batılı Afrikalılarla (Afro-Amerikalılar, Afro-İngilizler, yeri geldiğinde Afro-Fransızlar) aralarındaki yaşam, algı ve tarihi geçmiş farkının onları nasıl ayırdığını da tüm gerçekliğiyle aktarıyorlar.

Amerikalı Olmayan Siyahlar İçin Amerika’yı Anlamak: Amerika’da Kabilecilik

Kabilecilik Amerika’da sağ salim hayatta. Dört türü var – sınıf, ideoloji, yöre ve ırk. Önce sınıf. Çok kolay. Zenginler ve yoksullar.

İkinci olarak ideoloji. Liberaller ve muhafazakarlar. Sadece siyasi konularda fikir ayrılığı yaşamıyorlar; her iki taraf da diğerinin kötücül olduğunu düşünüyor. Bu iki grup arasında evlilik teşvik edilmiyor, nadiren gerçekleştiğinde de ilginç kabul ediliyor. Üçüncü olarak yöre, Kuzey ve Güney. Bu ikisi içsavaş yaşadı ve bu savaştan geriye ağır izler kaldı. Kuzey, Güney’i küçümsüyor, Güney ise Kuzey’e içerliyor. Son olarak ırk. Amerika’da ırksal hiyerarşi var. En tepede beyazlar bulunuyor, özellikle WASP’lar; Amerikalı siyahlar hep en altta; ortadakilerin kimler olduğu ise zamana ve yere bağlı. (Ya da şu müthiş şarkı nakaratında olduğu gibi; beyazsan her şey yolunda, kahverengiysen dur biraz bekle; siyahsan en arkaya geç!) Amerikalılar herkesin kabile düzenlerini anlayacağını varsayıyor. Ama çözmesi zaman alıyor. Üniversitedeyken bir konuk konuşmacı gelmiş, sınıf arkadaşlarımdan biri gerçekten sarsılmış bir halde ötekine fısıldamıştı: “Tanrım, nasıl da Yahudiye benziyor!”. Sanki Yahudi olmak kötü bir şeymiş gibi. Bunu anlamamıştım. Görebildiğim kadarıyla adam beyazdı, sınıf arkadaşımdan çok da farklı değildi. Benim için Yahudilik belirsiz bir kavramdı, din kitaplarından çıkma bir şey. Ama çabuk öğrendim. Amerika’nın ırk hiyerarşisinde Yahudi de beyazdır ama beyazın birkaç kademe altında bir beyaz. Bu biraz kafa karıştırıcıydı çünkü Yahudi olduğunu söylemiş, saçları saman rengi, çilli bir kız tanıyordum. Sınıf arkadaşım konuşmacının Yahudi olduğunu nasıl anlamıştı? Bir yerlerde Amerika’daki üniversitelerin başvuru yapanlardan annelerinin soyadlarını istediklerini, böylece Yahudi olmadıklarından emin olmaya çalıştıklarını anlatmıştı; Yahudi öğrencileri kabul etmiyorlardı. Böyle mi ayırt ediyorlardı? İnsanların isimlerinden? Burada yaşadıkça anlamaya başlıyorsunuz.

Amerikana, Chimamanda Ngozi Adichie (Ifemelu’nun blogundan)

Adichie’nin cesur, dürüst ve arı kovanına çomak sokmaya müsait saptamalarını çok etkileyici buluyorum. Ki Goodreads okuyucu yorumlarında kovanın devrilip etrafı arıların sardığı, onu bunu soktuğu yorumlarla da karşılaşıyorum. İşte böyle meselelerde yazar yazarlıktan, roman romanlıktan çıkıp olay bir atış poligonunda başı sonu olmayan serseri mayınların oradan oraya sektiği bir deli manyak gösteriye dönüşebiliyor. Roman değil de, yazar bir saldırı unsuru haline gelebiliyor.

Jüpiter’le başlamıştık, oradan devam edelim. Yazarın inşa ettiği Nijeryalı kahraman Ifemelu üstünden Amerikalıların kıta Afrikalılarını ve Afro-Amerikalıları nasıl algıladığını, eş zamanlı olarak Afro-Amerikalıların kıta Afrikalılarına nasıl baktığını kıvırmasız bir gözlem ve tespitle aktarmasını yargılayıcı buluyor kimi okurlar. Bakınız Jüpiter olumsuz tarafıyla geldi. Yargılamak = Jüpiter. Yazarın Jüpiter’i ana karakter Ifemelu üstünden okurlara mı geçiyor? Yazar protagonisti üstünden bir yargıç mı oluyor?

İkinci parantez aç. Yazar bir Başak, Merkür’ü de Başak’ta. O kategorik gözlemlerin ve ayrıştırmanın keskinliği anlamlı. Öte yandan Yengeç’te Mars-Jüpiter kavuşumu var ve Güneş’ine ılımlı açı yapıyor. Vatanı, memleketiyle ilgili mücadelesi onu büyütüyor (Nijeryalıları yazıyor) ve bu analitik gözüyle düzeni, toplumu eleştirerek iyileştirme çabasını destekliyor. Aşırıya kaçarsa kibirli bir sürekli düzeltme hali gelebilir, mükemmel değil diye hemen her şeye burun kıvırabilir. Uranüs’ü de Akrep’te Güneş ve Merkür’ünü olumluyor. Amma velakin, Uranüs dedin mi şok etmeden olumlama olur mu? Yeraltındaki malzemeleri şok ede ede ortaya çıkarıyor. Daha ne. İkinci parantez kapa.

Yukarıdaki yorumları okuduğumda şaşırmakla beraber anlayabiliyorum – bazı yerlerde üstten bakan bir tavır seziyorum Ifemelu’da, ama benim için o tavır yargılayıcılıktan ziyade kendi anlam dünyasının ifadesini açığa vuran, dış dünyaya taşıyan ve bunun için mücadele veren bir alternatif ses oluyor. Ifemelu’yu içime sokasım gelmiyor pek, ama mücadelesini ve kendi sesini bulmak, kendini gerçekleştirmek için geçtiği yolları takdir ediyor, saygı duyuyorum. Bu da benim kitaplarla ilişkimi anlatıyor bazen. Sevdiğim kitaplarda illa sevdiğim karakterler olmayabiliyor.

Velhasıl ırk meselesiyle, daha uzaktan, hiç temas kurmadan, ten renginden ibaret bir kodlamayla başlayan yargı-önyargı eksenindeki ilişkiler, toplumsal hiyerarşiler, adı konmasa da uygulanan kast sistemleri dünyada bazılarımızın gerçekten daha az eşit doğduğunu tüm çıplaklığıyla ifade ediyor. Tabii kendi memleketinde (Afrikalı olarak Afrika’da) bunun hiçbir anlamı, tuzağı, tehlikesi yok. Oradaysa başka ayrımcılıklar var – hangi kabiledensin, Igbo musun Yoruba mısın gibi. Bizdeki Türk müsün (Türklük ne demek, onu da tanımla tanımla bitmez) değil misin hesabı. Ama bu da batıdaki Afrikalıyla kıta Afrikasındaki Afrikalıyı karşılaştırmak babında elmayla armudun farklılığı gibi bir şey. Pek karşılaştırılacak zemini yok.

Kendi topraklarımızdan yurtdışına yaşamaya gitme motivasyonlarını düşünüyorum. Özellikle maddi imkanları kısıtlı, gelişmemiş bölgelerimizden. Ya iş bulmak, çalışmak ya da siyasi görüş, duruş itibarıyla kaçmak gibi bilgiler üşüşüyor zihnime. Üniversiteye yurtdışına gidenlerimiz sanki zaten bu imkanlara maddi ve sosyal olarak ulaşabilenler ya da belki harika çocuklar, burslular. Mı? Diyeceğim o ki, pazarlama dünyasında biz Türkiye ikibinlerin başında developing market olarak ikinci, Afrikadakiler emerging market olarak üçüncü sırada (en tepede tabii ki developed market adı altında birinci dünya ülkeleri var) yer alsa da (şu an neye evrildi bilmiyorum) bu kitaptan aldığım his maddi imkansızlıklar, politik çalkalanmalar, darbeler, diktalar vesaire ile daha zor coğrafya koşullarını temsil etmesine rağmen okur-yazarlık, kendini gerçekleştirme, hedefe koymuşluk babında yurtdışı-üniversite meselesinin Nijerya’da bizde olduğundan daha öncelikli ve ileride olduğu yönünde. Üniversitede okumak, yurtdışında yaşamak, yüksek eğitim, yüksek akıl da Jüpiter’dir efendim.

Ve fakat, hemen Adichie’nin bir TED konuşmasıyla yukarıdaki algımı da yıkmak istiyorum. O da ‘The Danger of a Single Story’. Yani tek bir hikayenin tehlikesi. Kapılmamak lazım. Nijerya’ya dair okuduğum ilk ve tek roman bu. Afrika’da da güney, kuzey ve doğuya gittim. Bu koskoca kıtadaysa batı başka. Hem Nijerya sadece batı değil, kuzey batı. O yüzden işte bu TED konuşması pek değerli. Yoksa bile isteye bildiğim Afrika varsayımlarıyla tam da kişisel olarak deneyimlediğim şu hikayeyi bizzat elciklerimle üretmiş olurum.

Seneler evvel Finlandiyalı müşterim için gittiğim Helsinki’de akşam sosyalleşmesi sebepli bir bardayız. Yanımda kardeşim de var. Finli bir genç oğlan tatlı medeni yanaşıp sohbete girdi.

Nerelisiniz, turist misiniz, ne için geldiniz?

Türküz, iş için geldik, ya sen?

A ne güzel, ben de geçen sene Yunanistan’a gittim.

Hikayem bu kadar. Nokta.

Lafı pek uzatıp dolandırdım. Dediklerimin yeri ve anlamı oldu mu? Size bırakıyorum. İşte bu da Jüpiter mirim. Abartır da abartır! Bazen de içi hava cıva gaz dolu bir şişme balondur. Patlatırsın söner. Çata pat.

Buralara kadar sabredip de benimle geldiyseniz Satürn adına saygılarımı sunar, Nijerya’dan olmasa da yine Batı Afrika’dan, Nijerya’nın kuzeyinde bir bölgeyi de kapsayan yörelerdeki Tuareg göçebelerinden çıkma Terakaft’la veda etmeye Neptün adına niyet ederim.

Nijerya’ya henüz gitmedim, özgün müziklerini dinlemedim (romanda geçen bir iki parçayı denedim), ama içimde Lagos’ta, Nsukka’da, Lagos’un merkezindeki adada dolaşıyor, sarı gökleri, nemli havayı ve tavuskuşlarının dansedip yumurtladığı damları geziyorum.

Bugünkü Jüpiterimiz bu kadar. Güneş’imize sağlık mı diyelim? Şimdilik hoşçakalın.

 

5 Replies to “Güneşine sağlık Jüpiterim: Amerikana”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s