Acayip

Tam da böyle hisssederken, aha içimdeki deliye bak diye kıkırdarken, tüm rahatsızlığın içinde kendi kendime gülüp eğlenirken aklımdan geçenleri kaydedebilmek istiyorum. Siz deyin Strange Days, ben diyeyim Black Mirror.

Ben dünyadaki Uranüs’le tanıştım. O yüzden…

İnsanın benzetme yeteneği çok tuhaf. Ya da acayip. Hatta özgün dili Arapça’daki gibi ajaib. Yani içinde harikalık unsuru da taşıyor. Dünyanın Yedi Harikası gibi. Benzeterek uyumlanmak ya da sıkıntılı bir durumun içinden kaçış yaratmak o ‘benzeten’ hayalgücüyle olmuyor mu?

Burnumdan en fazla bir karış yukarıda plastik bir tavan, o tavanda başımın gerisinden, gözümün ulaşabildiği yerden başlayıp burnumun ucuna, ucundan aşağı görebildiğim yere kadar inen iki bembeyaz ışık hattı, hattın her iki yanında plastik yuvarlak tavana girmiş çiviler, çivilerin etrafında çizgiler, çizikmişler, kulaklarımda içi süngerli deriden kulaklıklar, üstümde yeni doğmuş oğlan bebek mavisinden en bir mavi bir önlük, çıplak ayaklarımda beyaz havlu terlikler.

Arka planda Etiler kulüplerinde chill-out saatlerinde çalan düşük tempolu, tekdüze ritimli bir döngü. Plak dönüyor, üstündeki iğnesi ara ara sürtüyor.

Tıs-tır, tıs-tır, tıs-tır.

Bana diyorlar ki yolculuk bir yarım saat kadar sürecek. Bazı sesler ve takırdamalar gelecek. Korkmayın, kıpırdamayın. Bilsem Uranüs’e gittiğimi, korkmak ne kelime, çıkıp masanın üstünde çılgınlar gibi dans edeceğim. Ama söz dinliyorum. Kıpırtılarımı nefesime indirgiyorum.

Etiler ritimleri arka planda, uzakta, sadece yavaş bir dım ve tıs, dım ve tıs olarak döner dururken önce bir giriş ritmi geliyor.

Trak tak.

Ne yumuşak.

Sessizlik.

Ve sonra şöyle bir şey.

Aynen parçanın girişi.

Dın-dın-dın-dın-dın dığğğn dın

Dın-dın-dın-dın-dın dığğğn dın

Aklıma hemen bu geliyor. Too insistent. Gerçekten de ısrarcı bir ses. Ama nasıl da müzikal. Ah diyorum, müzik var bu insan kutusunda, müzik. Yavaş yavaş gülümsüyorum. Burnumdan bir karış yukarıdaki plastik yuvarlak tavanın basıklığından ziyade kıpırdamak ya da kıpırdamamak, işte bütün mesele bu arasında gidip geliyorum.

Çok sesli koro giriyor.

Taa TAAA.

Üstüne solist söylüyor.

Ti Tİİİ.

Kalbim sanki çok mu hızlı atıyor? Nefes almak kıpırdamaya dahil mi oluyor? Bilmiyorum bilmiyorum. Ama dın-dın-dın-dın-dın dığğğn dınlar eşliğinde gözlerim kapalı, iç sahnemde tatlı tatlı salınıyorum. Arada derin mi derin nefesler alıp uzun uzun o nefesleri veriyorum, kıpırdamadan, göğsümü şişirip söndürerek.

Bir ara gözlerimi açıyorum. O iki beyaz ışık hattına bakıyorum. Sonra arada onları birbirine bağlayan çubuklara, çivilere. Uranüs ikonuna mı benzetiyorum? Belki de kalçama etki etmesi gereken radyo dalgalarını beynimde görüyorum.

ur
Uranüs sembolü

 

Yine bir sessizlik.

İki tatlı trak tak.

Birden yüksek dozlu, şiddetli, tekrarlı, hızlı ritimli bir ses başlıyor. Tam da şöyle.

(Dikkat! Aşırı dozu başağrısı yapabilir.)

Allahım! Nasıl da eğleniyorum! Neredeyse kahkaha atacağım, karın kaslarımı kasıp zor tutuyorum. Kıpırdamayın! diye baştan uyarı almış olmasam o burnuma karış mesafedeki plastik tavana kafa ata ata saç yelelerimi savuracağım, kollarımı havaya havaya vuracağım, tepine tepine deliler gibi dansedeceğim. Evet ya, dans işte, bildiğin dans!

Shoot it up

Uh

Shoot it up

Uh uh uh uh

Uh uh

İşte diyorum. Uranüs bu. Aslen ne kadar rahatsız edici, zorlayıcı, ışıklı, elektrikli, göz alıcı, kulak tırmalayıcı ve bir o kadar çılgın, benzersiz, ritimsiz ritimli, çok sesli, hiç sesli, deli, dalgalı, titreşimli.

Böyle böyle güle oynaya, dansede döne yarım saati dolduruyoruz. Uranüs’ten uzaya doğru yavaşça geri yükseliyorum, gezegenden ayrılıyorum. Arkada dım ve tıs, dım ve tıs yumuşak uzak Etiler kulüp müzikleri sürüyor. Çok eğleniyorum, o kadar eğleniyorum ki unutmadan yazmalıyım, anlatmalıyım, içimdeki uzaylıyı hatırlamalıyım, evet ya, çok acayibim, harikayım, o benim işte benim öforikliği içinde bunun bir de ‘dark side’ı olacağını biliyorum.

Astronotuma soruyorum, bu sefer de yolculuk aynı süre mi? Bir on dakika daha uzun, diyor. İşte o ‘dark side’a geçişin griliği bir sis gibi yavaş yavaş inmeye başlıyor.

Uranüs’e ikinci yolculuk.

Uzaktaki dım ve tıs, dım ve tıs. Yumuşak bir trak tak.

Daat daat daat daaat daaat daaat daaat daaat.

Demin duyduklarımla aynı sesleri duyuyorum, ama ilk beş dakikadan sonra müzik orkestra koro falan kalmıyor. Safi daat daat daat daat.

Nefesler dayanıklılık ve esneklik testine dönüyor. Biliyordum diyorum, Uranüs’le sıcak temas ve arkadaşlığın zorlayıcı olacağını biliyordum. You are now on the dark side.

Başım çatlıyor. Kulaklıklar sıkıyor. Ayak bileklerim tam tur daire yapmak istiyor. Bir tane havlu terlik ayağımdan çıkacak gibi oluyor. Onu kaçırmayayım derken biraz kıpraşıyorum. Ayh diyorum, n’olur bana bu yolculuğu tekrarlatmayın.

Gözlerimi açıyorum. Burnumun hemen ucundaki iki beyaz ışıklı hat sessiz sakin dümdüz yanıyor. Çok mu gözüme gözüme parlıyor? Beyazlar daha beyaz, renkliler daha canlı. Kapat gözlerini el ajaib, kimse görmesin.

Bilip öğrendiğim tüm meditasyon, nefes ve yoga tekniklerini uyguluyorum. Evet, Uranüs’e yolculukta tüm zorlayıcı travmalara rağmen kalabiliyorum, ama yeryüzüne döndüğümde yerçekimini kaybediyorum. Yörüngesi 97 derece eğik olan bir gezegenle saat yönünde döneceğine başaşağı tavaf edince olacağı bu. Al sana ayakları göğe köklemek!

Astronot değiştirmişiz, haberim yok. Sağolsun yeni astronotum uzay gemisinden inmeme yardım ediyor. Bir yere iniyorum, ama orası dünya mı değil mi belli değil. Ayak tabanlarım yere dik, yengeç gibi ilerliyor. Yükselenim de Yengeç değil ki?

O güzel benzetme yeteneğim beni bir güzel benzetiyor. Sen misin beni alıp da başka bir kesenin içine koyan? Önce içime çekip emer, sonra da tükürüp uzaya yollarım.

Yok şimdi, meseleyi çirkinleştirmeyelim. Buna bile bile lades deniyor. Zihne fazla dozda mesleki deformasyonla reklam almışlıktan. İkisi bir arada canım, ikisi bir arada.

Ay’ın Uranüs’le en bir keskin açıyla kavuştuğu bir Pazartesi günü cikletten çıkan sürprizli ve çifte kavrulmuş, bir kalça bir bel MRI çekimi bedenime, zihnime, kalbime, kulaklarıma ve tüm benliğime en bir teknolojik radyo dalgalarını gönderirken çocukluğuma, uzay yoluna, olmayı hayal ettiğim uzay gemilerine, içinde giydikleri tuhaf ve acayip kıyafetlere, dört gözlü, yeşil kulaklı, hortum burunlu, pençe ayaklı, cins cins, güzel çirkin, bakılası korkulası insanların ve yaratıkların olduğu zamanlara gidiyorum. Tüm o seyrettiğim Battlestar Galacticalar, Star Trekler, Star Warslar, Uzay 1999’lar, 25. Yüzyıllar. Astrolojiden önce benim için uzay ve astronomi vardı, astronomiden önce bol hayalgücü.

Ama dünyadaki Uranüs’le tanıştım ya, artık gam yemem. Love missile MRI 11. 🙂

Hoş geldin Kova dönemi.

Strange Days’den

5 Replies to “Acayip”

  1. Çok isabetli bir zamanda okudum. Ben de yakında meme için uzay gemisine gireceğim. Şimdiden içim sıkışıyor. Uranüs’e gitmeyi hiç sevmiyorum. Yükselenim de yengeç diye mi? Kulaklık taktın mı?

    Beğen

  2. Şimdiden çok heçmiş olsun. Umarım güzel sonuçlar alırsın. Evet, kulaklık taktım ikisinde de. İlki gayet dayanılırdı, ama ikincisi beni benden aldı yemin ederim.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s