Maraton

Batan güneşin önünde onları açıkça gördü: Kadın uzun boylu, ince yapılı; Arroyo kısa boylu sayılırdı ama atletikti, kişiliğinden taşan erkeklik, Amerikalı kadının gözünde eksiklik sayılabilecek olan şeyleri telafi ediyordu; boyunun kısalığı, kibarlık bilmemesi ve onun şu anda kadında görüp de korktuğu, arzuladığı her şey. *

Maratondayım. Bir filmden ötekine, bir eğitimden diğerine, bir konserden berikine koşuyorum. Bugün yoruldum ve kısa bir mola verdim. Bu peşpeşelik ve yoğunluk sıkıştırılmış zamanda verimli olsa da nefes alacak alan ve zaman kalmadığında fazla gelebiliyor. O zaman da baştan yaptığın programa bir esneklik katıp bir es ve oh. Yavaşlamak.

Satürn Oğlak’ta ilerlemeye başladığından beri küçük de olsa (veya büyük ve kocaman) bir şeyler başarmak, tamamlamak, bitirmek, üstesinden gelmek motivasyon kaynağı yaratıyor. Evet, işin içinde ‘zorluklar’ ve ‘meydan okumalar’ olmadan olmuyor, ama hayat bunlar olmadan mümkün mü? İki sene sonra Jüpiter Oğlak’a geçince başararak büyüme temalarından geçeceğiz. Şimdi zorluklar.

Bu sene Filmekimi’nde onbir filme bilet aldım. Bazı günler üst üste iki tane, diğerlerinde günde birer taneden haftanın her gününe yayılmış şekilde. Baştan bunların hepsini yapamayacağımın bilincindeydim. Yine de bu sene çıtayı daha yükseğe koydum ve kendi kendimi motive edecek bahaneler yarattım. Hayat biz plan yaparken başımıza gelenlerden ibaret olduğu (ve sürprizli Uranüs sürprizlerini eksik etmediği) için ilk günden bir tanesi ani bir kaza ve hastalıkla elendi. Bir diğerini ise iki eğitim arasına sıkıştırdığımı sonradan farkettim, o da gitti. Bütün haftanın yorgunluğu üstüne Cumartesi için kendi adıma pek de gerçekçi olmayan 11.00 seansını da ekerek bugün gidilemeyenler üçlendi. Böylece, onbirde yedi yaptım, öğleden sonraki sonuncusuyla (inşallah) sekize tamamlayacağım. Kendim için öngördüğüm parkuru tamı tamına bitiremeyeceğim, ama onbirde sekiz de fena bir rakam değil, kendimi bu kategoride tebrik etme niyetindeyim. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim!

Film Festivali’ne gitmenin kantitatif tarafına bu kadar takılıp içeriğinden, seyrettiklerimden, beğendiklerimden ziyade sanki ‘check’ attıklarımdan ibaret bir yazıya döküşümün sebebiyse şu: Geçtiğimiz üç sene içinde, içinde yaşadığımız dünya, zaman, toplum, memleket beni mahalleme, evimdeki dizilere, elimin altındaki kitaplara tıktı. Tabii ben de kendimi tıktım. Korktum. Kızdım. Her İstiklal’e ayak bastığımda öfke ve üzüntüden içimden, gözümden, saç dibimden fışkıran alevlerle çıktım. AVM’lere giren festivallere, konser salonlarına, güvenlikli özel eğlence alanlarına bileylendim. Gitmemezlik etmedim, ama içimdeki o küskünlük ve derin matem bir türlü geçmedi.

O yüzden bu sene Kadıköy günü yaptım, Nişantaşı günü yaptım, Beyoğlu günü yaptım, aynı on-yirmi seneler önce oradan oraya koşturduğum zamanlardaki gibi.

Arroyo Harriet’e “bak”, diyordu, o sabah Koca Gringo’ya demiş olduğu gibi, “Şu topraklara bak.” Harriet, kurak, çirkin, gene de olağanüstü dramatik bir dünya gördü; güçlü, cömertlik yoksunu, kolay derlenir meyvelere yabancı. Tıpkı, cansız annesinin dölyatağından doğmak için çırpınan bir çocuk gibi, cansız dölyatağından dünyaya gelmek zorunda kalan kıt meyveli bir toprak gördü. *

Okul başladı. Yaşasın hisleriyle doluyum. Gerçekten öğrenciyken bu kadar hevesle gittiğimi hatırlamıyorum. Okulu sevmek için büyümem gerekiyormuş. Geçen sene başladığım Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Sosyal Bilimler sertifika programından psikoloji modülünün ikincisine yazıldım. Bu programı bitirme ve sertifika alma hedefindeyim. Sosyoloji, Felsefe ve Tarih modülleriyle devam ediyor, iki tane daha alınca dört modülle sertifikaya hak kazanılıyor. Sonra da Harvard Üniversitesi ile yürütülen ‘Exchange Program’ dahilinde Amerika. Bu bacak da heyecan verici. Türkiye ve Amerika ilişkilerinin geçtiğimiz iki sene içinde sarpa sarmasından dolayı bu karşılıklılık malesef gerçekleştirilememiş ve yığılma olmuş. Dünkü duruşmanın sonlanma şekline bakılırsa (işlerin nasıl yönetildiğinden bağımsız) sarpa saran işler ya açılacak ya da düğümler kesilip (Osmanlı usulü) atılacak. Bu da bir umuttur. Umut da fakir öğrencinin ekmeği.

Okula başladığım günün akşamı Gestalt Terapisi tanıtım atölyesine katıldım. Benim hayatımda hep böyle oluyor. Ya her şey aynı zamana yığılıyor ya da tamamen boşalıp açılıyor. İş, seçim yapmaya kalıyor. İşte ektiğim filmlerden birinin sebebi bu ikisi arasındaki sıkışıklık. Filmi değil, okulları seçtim.

Tanıtımda nasıl bir eğitim olacağının içeriği verilirken katılımcılarla karşılıklı deneyime girdiğimiz bir seansımız da oldu. Niyetim almak ve vermek, aldığım kadar vermek, verdiğim kadar almaktı. Bunu hemen yanımda oturan ve hiç tanımadığım diğer katılımcıyla yaptığımız on dakikalık birebir paylaşımda hemen aldım. Anında. Orada. Bu da bana arketipsel hikayelerden ‘Kahraman’ın Yolculuğu’nu hatırlattı. Sen yola çıkınca yardım gelir, sular akar, etraf yeşillenir, güneş çıkar, gök parlar.

Harriet de yaşlı adam da öteki yerleri düşünüyorlardı, daha zengin beldeleri, uzun, ağır ağır akan, verimli ırmakları, dumanlı mavi dağlara doğru çarşaf gibi dümdüz uzanan topraklar üstünde dalgalanan buğday tarlalarının görkemini, orman kaplı, yumuşak eğimli dağ yamaçlarını. Irmaklar: İkisi de özellikle Kuzey’in ırmaklarını düşünüyorlardı. Tespih dizisi gibi isimler o kuru, susamış Meksika akşamı içinde yitik bir kıvanç akımı gibi dudaklarından dökülüyordu. Hudson, diyordu yaşlı adam; genç kadın uzaktan uzağa, Ohio, Mississippi, Potomac, Delaware, diye listeye son verdi; bereketli, yemyeşil sular. *

Bütün bu koşturma içinde okumalarımın temposu düştü. Dış dünyada çok hareket var, oturup okuyacak vakit de enerji de eksilerde. Neyse ki uzun aralıklarla da olsa toplandığımız okuma grubumuzla Latin Amerika edebiyatından ağır ağır ilerliyoruz. Arjantin, Şili, Uruguay derken şimdi Meksika’dayız. Festivalde bugün gideceğim son film tam da bu coğrafyadan, Meksika’dan. Bu ‘synchronicity’ meselesini seviyorum.

Halbuki yazmaya ara vermedim, ama sadece astroloji yazdım. Onu da başka bir platforma taşıdığımı duyurmuştum. Mesela içinde bulunduğumuz Akrep’teki Venüs retrosunu veya geçen Pazartesi girdiğimiz Terazi’deki Yeniay’ı okumak isterseniz uranes gözlemevi’ne beklerim.

Albay Garcia ona dedi ki: “Bu taşra kentlerinde bizi boğuyorlardı, Senorita Winslow. Buraların havası bile yasla doluydu. Kimi zaman burada en aşağı düzeyden insanlar görürsünüz, eski hırsızlar, hiçbir şeyleri olmayan köylüler ya da resmen hırgürden hoşlananlar. Ama bir de bana bakın. Ben bir tüccar oğluyum. Sorun kendinize, bana benzer kaç kişinin devrimi desteklemek için silaha sarıldığını. Meslek sahiplerinden söz ediyorum hem de, yazar, öğretmen, küçük imalatçılar. Bizler kendi kendimizi yönetebiliriz, inanın bana, Senorita. Bıktık artık önce Kızılderili reislerce, sonra da Kilise ve cakalı aristokratlarca yönetilmekten. Bizi yeterli görmüyor musunuz? Yoksa özgürlükten önce kaçınılmaz olan şiddetten mi korkuyorsunuz? *

*Koca Gringo, Carlos Fuentes

Bu maraton içinde gittiğim konserlerden biri Niyaz feat. Azam Ali’nin The Fourth Light projesiydi. Hem işitsel hem görsel bir performans olarak büyüleyiciydi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: