Soğuk bir kış gecesiydi. Kadın ve adam Boğaz’ın dik falezlerinin üstündeki daracık balkonda tek sıra halinde ilerliyorlardı. Yakaları kalkık, başları öne eğikti. Boğazın bu yanına kurulmuş, sadece tek kişinin geçebileceği falez balkon muhteşem ve korkutucuydu. Sanki durdukları noktadan bütün şehre hakimlerdi. Ve tam da o noktada şehir her an onları yutabilirdi.

Nereden koptuğu belli olmayan çok şiddetli bir yağmur başladı. Yağmur damlaları gökten fırlatılmış oklar gibi büyük, uzun, ince şeritler halinde ziv ziv üstlerine saplanıyordu. Biri kadının gözüne girdi. Buz gibiydi. Kadının içi ürperdi. Korktu. Adamın arkasından kolunu yakaladı. Dönelim, dedi.

Birden Boğaz ve şehir tuhaf bir karanlık ve sessizliğe büründü. Sanki tüm hayat durmuş, tüm insanlık ölmüş, tüm şehir gitmişti. Kıyamet günü şimdi ve buraya mı inmişti? Köprü ışıksız, ayakları bembeyaz ve dimdik; deniz dalgasız, siyah ve derindi. Çıt çıkmıyordu. Zaman yoktu.

Çok yüksek sesli bir patlama oldu. Yıldırım düştü, şimşek çaktı, bütün Boğaz, deniz, tepe, yer, gök bembeyaz floresan bir ışıkla aydınlandı. Gözleri kamaştı. Kadın yerde kaskatı kesilmiş titreyen, dört patisi dört yana açık sırtüstü nöbet geçiren bir sürü kedi gördü. Dehşete kapıldı. Adam da onlarla yerdeydi. O da kriz geçiriyordu. Kalbinin merkezinden.

Hemen telefonuna davrandı. Dokunmatik telefonu yağmurdan sırılsıklamdı. Ne ekrana dokunması ne suları silmesi fayda ediyordu. O sırada babası aradı. Telefonu açar açmaz, Ruslar İstanbul’u bombalıyor, dedi, olan bu.

Babası bunu nereden biliyordu? Tanıdığını sandığı adam bir başkası mıydı? Ya bu doğal afet görünümlü yağmur şimşek fırtına? Dış güçlerin organize ettiği bir siber saldırı mı?

Kendini evinde buldu. Anne ve babası salondaydı. Nasıl oraya ulaştıklarını hatırlamıyordu. Adam hala yerdeydi. Ona kalp ve sırt masajı yapıyor, eliyle bedenini yumuşak yumuşak sıvazlıyordu.

Krizin geçeceğini anladı. Kalp atışları yavaşladı. Adam yavaş yavaş yerden doğruldu, parke üstünde oturdu. Kediler dışarıda miyav miyav mavırdanıyor, köprü üstündeki ışıklar ziv ziv rengarenk akıp geçiyordu.

Yetti bu kış vakti, diye düşündü kadın, mevsim ne zaman yaza dönüyordu ha, ne zaman?

Yarından önceydi o, çok önce.

..

Korkmuyorum artık solmaktan

Solmaktan ve solgunluktan

Gelmişim nerelerden

Kurumuş bir dere yatağı gibi

Ya da pek kurumamış da

Baygın, hasta ya da cançekişen

Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında

Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini

Yorgun düşerek taşımaktan

Ve ne çıkar ayırmasam kendimi

Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

Ben Ruhi Bey Nasılım, Edip Cansever

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s