Bizımla mısın?

Nerede kalmıştık? Hah, işte oradan devam ediyorum.

Günleriniz nasıl geçti geçiyor? İlişkisel çalkantılar, güç savaşları ve tokuşmalar, dedikodular vıdı vıdılar, dediğim dedik çaldığım düdükler, yargılamalar yargılanmalar, ayrılıklar aydınlanmalar, sorumluluklar sorumsuzluklar, hüsranlar ve hayalkırıklıkları? A yok mu? Üzgünüm, bizımla deyilsın.

Venüs Plüto karesi geçen hafta keskinleşmiş artık uzaklaşırken şimdi de Venüs Uranüs kavuşumu sıkılaşıp kenetlenmeye doğru ilerliyor. Bu gergin dinamiğin içinde son derece iyicil gözüken koca kalçalı Jüpiter ise pireyi deve yaparak ilişkisel dinamiklerdeki güç-özgürlük-adalet dengesini abartıyor.

Ya işte böyle bir astro mambo. But you don’t believe in this mambo jambo, do you? Val Kilmer ve The Saint, aah ahh..Halbuki bu yüzyılda The Young Pope’taki Jude Law’a aziz muamelesi yapılıyor. Yedik mi? Dadından yimedik.

Ne diyordum? Hemen topluyorum. Halbuki ortalığı şöyle bir dağıtıp bırakmak istiyorum. Bırakın saçlarınız rüzgarda özgürce dansetsin, trallallaaa.

Güç savaşı deyince ne anlıyorsunuz? İki tarafın birbirine iktidarını kabul ettirmek için girdiği zorlu bir mücadele mi? Baskıcı bir zorlama mı? Sonuna kadar diretme mi? Ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna durmama mı?

Güç bazen bir zümre tarafından temsil ediliyor, misal bir kurum, siyasi parti, sektör; bazense bir kişi, yapış biçimi, ifade ile. Her bu çatışmaya girdiğimizde önce kendi içimizdeki o güç savaşını yapanı ortaya koyuyoruz, tema ise gökteki dinamiklerin çevresinde gelişiyor. Plütonik bir mesele olan güç savaşında Venüs uyumsuz bir açıda olunca işin içine ilişkiler, aşk, sevgi, para, mal mülk, kendimize ve diğerlerine biçtiğimiz değerler, kadın kontaktları ile ilgili çatışmalar giriyor.

O güç savaşını ne için yapıyoruz? Sevilmek için mi? Değer görmek için mi? Kabul edilmek için mi? Kontrolü elimizde tutmak için mi? Korkularımızı bastırmak, saklamak için mi? Kendimizi dışarıya veya kendimize ispat etmek için mi? Bu güç nereden geliyor? Yeraltındaki taşlaşmış ve taşlaştıran ölümcül dişiden mi, yoksa onun içindeki saf, sevgiye, şefkate, ilgiye muhtaç küçük kız çocuğundan mı?

Kazanmak için girilen bu savaşta muhakkak bir kazanan bir de kaybeden oluyor. Ama belki de formül dışarıdan görülen bu basitlikte işlemiyor. Bir taraf bu düellonun tekil kazananı ilan edilirken o ilişki adına kaybetmiş oluyor, geri dönüşü olmayan bir mücadele artık bitiyor ve ilişki o noktada ölüyor. Aynı şekilde kaybeden tarafın bu ilişkinin açmazına takılıp kalmasındansa bırakıp çıkması, vazgeçmesi, ilişkideki güç mücadelesini kendini dönük bir kabullenme gücüne dönüştürmesi belki de kendi içinde başka bir kazanımı getiriyor.

İşte özgürlük, ayrılık ve aydınlanma da böyle geliyor. Her zulüm, baskı, ısrar ve saplanma olan yerde zamanı gelince (o zamanı bilmek elimizde mi elimizde) zincirlerini kırma, bu sarmaldan çıkıp kurtulma, karanlığın üstündeki aydınlığı görme, mücadeleye ve ilişkiye mesafelenme, özgürleşme dürtüsü alevleniyor. O kadar itiştik, kakıştık, savaştık, ilişki dedik, ben(im) dedik, sen(in) dedik, şimdi de ben gidiyorum kardeşim, hadi bana eyvallah dinamiğine mi giriyoruz? E demez mi adam sana, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? O güç savaşını ne için yaptık, şimdi ne için çıkıp gitmek istiyoruz?

Aslında kendi ifademizi, değerlerimizi bulma yolunda ilerliyoruz. İkizler dönemine girmemiz, geçen hafta Yeniay’la bu bilgi alışverişi, öğrenme ve iletişim tohumunu atmamız itibarıyla konuşmak, anlatmak, susmadan dilimizle savaşmak istiyoruz. Evet, dilimizle savaşıyoruz. Ay bir türlü susamıyoruz canım, konuşup yazışmadan duramıyoruz. Halbuki dilimizin de bir kemiği olmalı, değil mi? Ah bu meli malı cümlelerini de bu ara hiç mi hiç sevmiyoruz. Halbuki biraz ağırdan almak, gerçekçi konuşmak, temkinli olmak, istikrarı sağlamak için gerekli malzeme de var, görmüyor muyuz? Hepimiz yargılıyoruz, hiçbirimiz yargılanmak istemiyoruz. O ne demiş bu ne demiş diye diye, madalyonun sürekli öteki yüzünü görmek isteye isteye detaylarda kaybolup esas meseleyi kaçırıyoruz. Dedikodu bilgi değil, hakikat orada değil, en büyük yargıçlar dışarıda hiç değil, bu da pek dürüstlük değil.

Hakikati nerede arıyoruz? Gerçek gücü nerede buluyoruz? Kişisel büyüme alanımızı nasıl tanımlıyoruz? Sorumluluklarımızda mı? Mecburiyetlerimizde mi? İlişkilerimizde mi? Banka cüzdanımızda mı? Özgürlükte mi? Ayrılıkta mı? Kıpırdamamakta, dokunmamakta, olduğumuz yerde kalmakta mı?

Bir dakika bir dakika, yoksa hakikatı aramıyor hayallerimize mi gömülüyoruz? Sonra da hayalkırıklıklarına?

Sorumluluklarımızdan mı özgürleşmek yakın duruyor, yoksa özgürlüğün sorumluluğunu almak mı? İkisi aynı şey değil mi? Değil. Sonuç aynı, motivasyon taban tabana zıt. Birinde gitmek var, diğerinde kalmak, birinde seçmek var, diğerinde itmek, birinde bilinç var, diğerinde dürtü.

Meğer de Mayıs’ın sonuna gelmişiz, ama yaza bir türlü gelemiyoruz. İşte bunlar hep o soğuk mu soğuk Satürn’den, başı 90 derece eğik Uranüs’ten, biri ters biri buzz, bırrr. Yalan efendim yalan. Tamamen Neptün’den savuruyorum. Dağıtmak mı demiştim? Buyrun size onyüzbin baloncuk yolluyorum, glu glu glu. Anlayın işte, bu güç, savaş, özgürlük, denge vesairi hapur hupur yiyip her şeyi şöyle bir silkelemek istiyorum. Tamam, abarttım, Jüpiter çık hattan, omuz silksem de olur. Atlas Vazgeçti.

EvreneMesaj

Süremizin sonuna geldik. Kaldığım yerden devam etmiştim, geldiğim noktadan gidiyorum.

Yazdıklarım sana dokunduysa bizımlasın canım kardeşim, öpüyorum.

Çok mu yalnızdım? Öyleyse bile, bunu kendim kalabilmek için göze almış olmalıydım. Ama işte, insan bazı bedelleri ömür boyu ödemek istemiyor. Tek başına bir şey değil, kendinden büyük bir şeyin parçası olmak istiyor bazen. Ummanın damlası, başağın buğdayı, ağacın dalı, hatta dalın çıtırtısı. Çareyi kainatın sırrında değil, kendi gibi bir başka ben’in yamacında arıyor. Ufacık bir yakınlık uğruna, canını sıkacak, kalbini kıracak, kendini değişmeye zorlayıp hayatını büsbütün karartacak birlerini istiyor o zaman yanında. Gidip kanlı bir sunağa uzanıyor. İçinde yıllanmış cefakar, vefakar ben’i, uzak bir ihtimalden fazlası olmayan şaibeli bir biz hayaline kurban etmekten çekinmiyor. İlle de başka bir oyunbaz istiyor küçük, kederli oyununa. Çünkü insan denen illet, bütün o fiyakasının ardında, vurulmayı bekleyen sakat bir at yalnızlığına nöbet tutuyor. Evrendeki en hacimli kalabalığı, yalnızlıktan gebermek üzere olan insanlar oluşturuyor.

Dokunmadan, Nermin Yıldırım

 

You never had it easy, I know
But I still remember you
And what we used to say so
I say, this my song for you my friend
You can only see that I
Can hardly let things go, no, oh, yea
So listen to the sound of my voice
You better send him all my love
He’s given me no choice, no, no, no
Listen to the sound of the boys, huh!
A raggamuffin is a freedom fighter
He’s handling a choice
And I know that if

The raggamuffin is one of the friends
What you see is what you really get in the end
But what you’re ever gonna, gonna do, I don’t know
And the raggamuffin shall not fall down
‘Cause she has the wisdom of a not fool around
But why did you have to leave the good sense on the ground, yes

2 Replies to “Bizımla mısın?”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s