Aslında

Aslında şöyle masa başına oturur oturmaz parmaklarımdan klavyeye sözcükler dökülsün istiyorum. Bazen oluveriyor. Aklımda bir malzemeyle gidersem yazdıklarım yazmadıklarımı çağırıyor, halkalar birbirine ekleniyor, zincirler oluşuyor, uzayıp gidiyor. Bazense sadece yazma güdüsüyle oturuyorum, ama sürece bir türlü giremiyor, ısınamıyorum. Hani vücudu spora başlamadan, yogada bir akışa geçmeden nefesle, küçük hareketlerle ısıtmak, yumuşatmak meselesi var ya. Yazmak için de öyle bir girişe ihtiyaç duyuyorum.

Cevabı otomatik olarak dışarıda arıyorum. Elimin altındaki romanda, öyküde, makalede, astrolojide, anın haritasında, yanı başımda çalan müzikte, ayağımın altındaki Coffee’de… Bu saldırılar esnasında kendi kendime kıs kıs gülüyorum. Seçemedin yine diyorum. Yazmak için seçmen gerek. O seçim meselesi hep bir zaman kısıtını, kaçan balıkları, yeterince olmamışlıkların muhasebesini önüme getiriyor. Seçmedim mi kaçıyor, kaçtı mı yaşanmıyor, yaşanmayınca sıfırlanıyor. Ground zero.

Geçen hafta yaptığım bir seansta danışanıma hayatındaki ikiliklerle ilgili bir seçim zamanında olduğunu çeşitli temalar çerçevesinde anlatırken bunu aslen ona mı kendime mi söylediğimi tartıyorum. Her önüme gelen harita ve tema benim gerçekliğimden bir parça taşımak zorunda mı? Karma dediğin böyle mi çalışıyor? Gözlerimi sürekli yukarı yukarı deviriyorum.

Sonra rüyamda mı yoksa rüyayla uyku arası bir eşikte mi olduğunu bilmediğim bir yerde hayatımda önem atfettiğim iki meseleden birini seçip diğerini bıraktığımı farkediyorum. Seçtiğimle mutlanmak yerine bıraktığıma içimin acıdığını hissediyorum. Adeta bir Türk filmindeymiş gibi asık bir suratla ağır çekimde kafamı öte yana çeviriyorum. Saçlarım dalgalanıyor, dudaklarımın kenarı titriyor, burnum sulanıyor, gözlerim kapanıyor. Koşmakla kalmak arası hislerle kadrajdan çıkıyorum. Kendi filmimi kendim yönetiyor, kendim çekiyor, kendi kendime oynuyorum. Seçmeyip bıraktığım konuda emek var, çaba var, adanmışlık var. Sonra birden hiçlik. O hiçliği farketmeden dış dünya etkisinde kalıp ben mi atfetmişim yoksa gerçekten bu konu hükmünü mü yitirmiş? Bu soruların cevabını bilmiyorum, soruların kendini de kavrayamıyorum. Bildiğim şey hissettiğim o acı.

Adam Phillips Kaçırdıklarımız kitabının Kavrayamamak Üzerine bölümünde diyor ki;

Büyüme dediğimiz süreçte kavrayamamanın kavramaktan önce geldiğini hatırlamakta fayda var. Hüsran tatminden önce gelir, onun ön koşuludur.

O yüzden mi seçtiğime değil seçmediğime ağlıyorum? Rüya müya. Önce hüsran.

Hayatımızda neyin eksik olduğunu bilemeyebiliriz, ama bir şeyin eksik, noksan, erişilmez olması deneyimini biliriz. Ne olduğunu her zaman bilemesek de kavrayamadığımız bir şey olduğunu biliriz.

O eksikliği rüyamda mı telafi etmeye çalışıyorum? Jung, rüyalar ve medet.

Esasında kendini tanıma araçlarından yoksun varlıklarız. Psikanalistler kavramak istemediğimiz için kavramadığımızı söylerken bunu kastederler. Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir. Psikanalizin ortaya koyduğu fazlasıyla yerleşik ve tutarlı insan doğası tablosunda görünen odur ki, kim olduğumuz her daim ziyadesiyle gözümüzü korkutur.

Belki de masa başında oturduğumda, yazma eylemiyle derdi olan ben ve gibiler işte bu noktada takılıyoruzdur. Şu anda, şu mekanda, şu bedende kim olduğumuz ve oradan kurmaca ya da değil ne taşımak istediğimiz meselesinde.

Aslında kurguyu bırakıp içimden yükselenlere izin verdiğimde dökülebiliyorum.

Toplum eleştirmeni Theodor Adorno Asthetische Theorie [Estetik Kuramı] adlı eserinde modern sanatın vazifesinin “ne olduğunu bilmediğimiz şeyler yapmak” olduğunu söylemiştir.

Aslında bilmemeyi yapabilmeyi istiyorum.

Birine yüzememeyi, bisiklete binememeyi, insanların ne dediğini anlayamamayı öğretmek ona ne öğretmek olur? Uyum sağlamamaya çalışmadan uyum sağlayamamayı öğretmek? Ne meydan okuma ne de boyun eğme içeren takdir etme biçimlerini öğretmek?

Aslında seçmemeye çalışmadan seçememeyi kabullenebiliyor muyum?

Kabullenme edimini bilme üzerinden kurmamalıyız, aksi takdirde önce başka insanların varlığına sonra da kendi varlığımıza olan inancımızı yitirmiş -yani bu olguyu ispatlamaktan aciz- vaziyette bulabiliriz kendimizi.

Gelişimsel açıdan kabullenmeyi mümkün kılmak için işe kendimizi ve başkalarını bilerek/tanıyarak -bu bilgi yanılsamasına sahip olarak, kendimize bu izni vererek- başlamamız gerektiğini eklemekte fayda var.

Aslında sadece yazmak istiyorum.

Asıl neyse onu.

 

 

 

3 Replies to “Aslında”

  1. Yazmakla ilgili hislerimi o kadar güzel anlatmışsın ki… Çok ama çok uzun zamandır aklımda durup dönenler burada yazıya dökülüvermiş. Öyle ki dağlar tepeler kadar yorum yapmak istesem de ne diyeceğimi bilemiyorum. Gezegenin başka bir noktasında başka bir zihinden benzer düşüncelerin geçmesi çok acayip bir his.
    Ayrıca yazmak isteyip de bir türlü yazıyı oluşturamadığım zamanlarda, yazamamak üzse de yazmak üzere oturmak, yazmak üzere öylece durmak da çok hoşuma gidiyor. Kalemimle, kağıdımla, klavyemle ekranımla birlikte yazma fikrinin kendisini de en az yazabilmek kadar seviyorum.
    Çok sevdim, parmaklarını klavyeye bastıran zihnine sağlık diyeyim 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. Ah çok sevindim, çok teşekkür ederim. 🙂 Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir duygudaşlığın olduğunu ‘kavramak’ bak nasıl rahatlattı beni şimdi. Yoksa Adam Phillips’in üstünde durduğu tuzaklara düşebiliyor insan -belki zaten düşmüşümdür. Ben de o boş ekrana bakma hissini, yazıyı bekleme eylemini seviyorum. Ekran ve klavyeyle ilişkim kalem kağıttan daha yüksek, ama hepsinin yeri ayrı, hepsi ayrı sevgi, özlem. Sevgiler..

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s