İz

İlkokulumuzun bahçesi dar, uzun, yokuşlu beton bir koridordu. Sınırları çizili bu alan biz öğrenciler için özgürlüğün tanımıydı. Teneffüs zili çaldı mı ipini koparmış gibi kendimizi o taş alana atardık. Karşılıklı iki basket potası arasında oğlanlar top çevirirken ben bir potanın ayaklarının arasındaki yatay demirde takla atarak kendimi üçyüzaltmış derece çevirirdim. Dönmek dünyaya her açıdan bakabilmekti. Kişisel çarkıfelek.

Kızlı erkekli oyunlarda saklambaç ve ebeleme yüksek sıralardaydı. Sinek gibi vızır vızır uçup kaçan oğlanların yanında uzun kollu ve bacaklı kızlar avantajlıydı. Ben de koşarken onları iyi kullanırdım. Arkadan yakaladım mı ‘ebe!’yi sırtına basar, ebelerken ebelenir, zil çalana dek ebe-ebe ebe-ebe ikiletmelerini bıkıp usanmadan devam ettirirdim.

Bir kış günü, üstümde siyah önlüğüm, altımda lacivert kalın yünlü çorabım o taş bahçede yokuş aşağı ya ebeleme ya sobeleme oynayıp koşarken yüzüstü kapaklanıp düştüm. Kollarım önde, yere vıjır vıjır sürtünerek ilerlerken bedenimle bir kızak gibiydim. Avuç içlerimden gelen yanma mı daha fenaydı, tepemde toplanmış önlüklü kız ve oğlanlar mı? Ellerim fena sürtünmüştü, ama esas yarayı bir dizimden almıştım. O kalın yünlü çorap yırtılmış, dizim kan revan içinde kalmıştı. Yaranın detayına çok bakamıyordum. Hem canım acıyor hem kan tutuyordu. O yaralı halde eve kendim yürüyerek mi döndüm, annem ya da babam mı gelip beni aldı hatırlamıyorum.

İkinci planda evde banyomuzun küvetindeydim. Annem üstümü çıkarıyordu. Dizimdeki yara ciddiydi. Et kalkmış, içe dönmüştü. Bayağı dikişlik malzeme çıkmıştı. Önce ılık suyla dizimi yıkadıklarını, sonra beni oturtup dizimin üstüne oksijenli su döktüklerini, bütün o yaralı alanın bembeyaz köpüklerle dolduğunu hatırlıyorum. Canım çok yanıyordu. Hem baktıkça fena oluyordum hem de bakmadan duramıyordum. Pansuman sözde yakmayan zamanın Amerikan tentürdiyotuyla tamamlandı, yara açık bırakılıp etrafı sarıldı.

O zaman neden dikiş atılmadığını bilmiyorum. Safiyane bir düşünceyle belki de benim korkumdan korkmuşlardı. Korkardım doktordan iğneden aşıdan. İlkokulda bir verem aşılaması zamanı bayılıp kalmış, sivri siyah çerçeveli gözlüklerin ardından bakan gözleri mi lastik altlı ayakkabılarıyla sessiz ve sinsi yürüyüşüyle kendi mi daha korkunç olduğunu kestiremediğim müdürün odasındaki siyah deri koltuğun üstünde gözlerimi açmıştım.

Ta ilkokulda başıma gelen bu düşmeli kazadan hatıra dizimde dikişten beter iz kaldı. Oradaki doku kendini yenilemesine rağmen her görüp dokunduğumda, dizimi büküp gerdiğimde değişen şekliyle beni ta o zamana götürdü. Belki ilk kalıcı yaralarımdandı.

Seneler sonra Bey ve bir grup arkadaşımızla gittiğimiz Avusturya Alpleri ise kocaman, geniş, nefes kesen pistlerden oluşuyordu. Kaldığımız köyün bir tarafında gözün alabildiğine beyazla kaplı kayalık dağ ve tepeler, diğer tarafındaysa dik nefti yeşil ormanlık alanlar vardı. Snowboard yapacağımız bu kış tatilinde grubun öncü, ateşli, kendi otuzluk ruhu yirmilik gençleri hemen pist dışı alana çıkıp kaymak istediler. Grubun en temkinlisi ve acemisi bendim. Bey’le beraber birkaç sene evvel boarda başlamıştık. O benden daha cesaretli ve hızlıydı, ama ziv ziv kayan ekipten değildi.

Peşlerine düştük. Ağırdan gittiğimiz için ekibi kaybettik, biz ikimiz kaldık. Bir yerde bir hata yapmıştık, ama artık geri dönülmez yokuşun başındaydık. Birden tek inişin son derece zor ve dik bir pistten olması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyaydık. Üstelik kar değil, sert rüzgarlarla taraça sistemi buz olmuş bir dağ yamacındaydık. Bacaklardan başlayarak bedenimizin her yerinden ve psikolojimizin derinlerinden salaklığımıza mı toyluğumuza mı her neye ise öfke ve acıyla çığlıklar atarak kaç saat sürdüğünü bilmediğimiz bir zamanda oradan indik. Daha o ilk günden hamlığımızın da etkisiyle yorulmuş, bacaklarımız kalçalarımız titremiş, omuzlarımız kollarımız tutulmuş, yanıp kasılmaktan telef olmuştuk. Ha bu arada, bizi oraya sokanlar bu parkuru tamamlamışlar mıydı? Hayır. Biz (uyumlu? saf?) dirayetliler tin tin aşağı.

Böyle bir yorgunluğun ertesi sabahında, gökte pırıl pırıl bir güneş parlar, uçsuz bucaksız beyazlığın, güzelim dağlarım, ikibinbeşyüz metredeki tertemiz havanın ve içimizdeki gençlik ateşinin, arkadaşlığın, tatilin, paylaşımın enerjisiyle dura kalka, fotoğraf çeke yata pistlere çıkıp indik. Birlikte tepeye çıktığımız son bir sefer yorulduğumu hissettim. Kendimi biliyordum, yoruldum mu durmam lazımdı. Düşüşüm ani oluyor ve film birden kopuyordu.

Zirvede buluştuğumuzda karşıdaki dinlenme alanını gördüm ve boardları çıkarıp biraz oturmayı teklif ettim. Ve fakat dinlenme alanına gitmek için boardları yüklenip bir miktar yokuş yukarı yürümemiz gerekiyordu. Dediler ki bu son turu da aşağı kayalım, dinlenme alanının telesiyejinden çıkıp dinleniriz. Kendimi biliyorum demiştim, değil mi?

Onlar ayaklanıp kaymaya başladılar. Ben bağlamalarımı taktım, ayağa kalktım, boardun ucunu aşağı döndürdüm ve daha birkaç metre kayar kaymaz kıç üstü yere yapıştım. Gayri ihtiyari iki elimi de kalçamın yanından geriye doğru uzatmıştım. Düşmemle müthiş bir çığlık atmam ve yerde kalmam bir oldu. Acıdan kıvranıyordum. Hemen etraftan yetiştiler. Zirvedeydim, telesiyej çıkış alanında, güvenli yerdeydim, ama yanımda hiçbir arkadaşım yoktu. Ne Bey ne bir başkası. Yardıma koşanlar oldu. Hiç kimse bana dokunmadan kendi kendime sırt üstüme dönmemi, bedenimin çeşitli yerlerini kıpırdatmamı istediler. Sağ el bileğimi kıpırdatmama imkan yoktu. Telefonlar gelmeye başladı. Bizim ekip yokluğumu anca farketmişti. Düştüğümü söyledim, ağlıyordum. Anında çözüm üreten Türk gençleri eldivenimi çıkarıp elimi kara gömmemi, şişliğe iyi geleceğini vesair anlatmaya başladılar. Beni dinlemiyorlardı, ama benim de dediklerini duyacak halim yoktu.

Hayatımda ilk defa helikoptere bu sayede bindim. Takada takada takada pervanesiyle zirveye inen turuncu kopter çok havalıydı. İçeride sadece bir pilot ve hastabakıcı vardı. Önce ara alana indik. Orada ilk müdahale yapıldı. Hastabakıcı eldivenimi çıkardı. Bileğim büyük bir S şeklindeydi. Onu görmemle kafamı çevirip ıhladım. Acısındansa görüntüsü beni mahvetti. Gerisi hızlı çekim gelişti. Kliniğe minibüsle aktarıldım, film çekildi, bileğim üç yerinden kırılmıştı, iğneler yapılıp uyuşturuldu, parmaklarıma lastikler geçirilip bir askıya alındı, koluma ağırlık kondu, kırılan kemikler açılırken bilekten dirseğime kadar kolum alçılandı.

İstanbul’a döndükten yedi hafta sonra açılan bileğim dümdüz ve kazık gibiydi. Sağa sola dönme yetisini yitirmişti. Fizik tedaviler ve evde yaptığım açma egzersizleriyle çok şükür eski haline geldi. Eski haline geldi derken, çok ince olan el bileklerimden biri o zamandan beri daha kalın. Daha sağlam mı bilmiyorum, ama hava yağmurlu olunca, rutubet iyice basınca oradaki sızlamaları hissediyorum. Elimi üstünde gezdirip parmaklarımla nokta nokta dokunduğumda sanki kaynamış yerleri anlıyorum. Bu mümkün olabilir mi? Dahası, önemli mi? Kırılmış olan bileğimin izini iyileşmiş olsa bile bedenimde ve zihnimde taşıyorum.

İlişkiler de bedenimizde kalıcı izler bırakabiliyor. Çeşitli duyguların çeşitli titreşimleri getirmesi, bedenimizdeki organları, kan dolaşımını, hormon salgılanımını, kalp çarpıntısını tetiklemesi gibi ilişkiler üstünden gelen duygularla belki yüreğimizde, belki ciğerimizde, belki boğazımızda, belki kuyruk sokumumuzda görünmeyen izler taşıyoruz. Yedi çakra meditasyonunu yaparken, -ilişkiler üstünden olmasa bile- her bir çakranın temsil ettiği konuya değin olumlamalar gönderiyoruz. Bunu neden hatırladım şimdi? Çünkü 26 Şubat’ta Balık’taki Güneş Tutulması’nda böylesi bir atölyeye katılmıştım. Ve tam da bugün, şimdi, şu satırları yazarken Ay o tutulma derecelerini tetikledi, ama sadece bu değil.

Geçen haftasonundan beri, şu an da dahil olmak üzere, Balık’ta kavuşum halindeki Venüs ve Chiron, geçmişin yaralarını ve gömülü öfkelerini kabullenmemizi ilişkisel dinamikler üzerinden getirirken, bunların içinden geçerek şifa bulmamız, manevi bir vericilik ve teslimiyet içinde birleşmemiz, ısırıp yaralamak yerine kendi yaralarımızı kendimiz yalayıp sevmemiz, bunu yaparken öteki dediğimizin de bizden bir parça olduğunu görmemiz, kendimize sevgi ve şefkat gösterdiğimizde diğerine de sevgi ve şefkatin yolunu açarak bütüne hizmet edebilmemizi bilince getiriyor belki de.

Bütün bu yara, iz, kaza hatıraları bundan mütevellit.

Beş sene evvel yine şimdiki gibi Boğa döneminde ama bir farkla, Akrep’te oluşan bir Dolunay’da manevi izlere değen hislerimi yazmışım. Mars’ın İkizler’e geçmesi bu mu demek? Yazmak, konuşmak, anlatmak ‘istiyorum’, duramıyorum! O zaman buyrun.

Biriyle tartışırsın. Savunursun, saldırırsın, susarsın, susmazsın, kabul edersin, edemezsin, beklersin, yok olmaz bekleyemezsin. Zaman geçer, olay soğur, sen sakinlersin. Sarfedilen kelimeleri, kurulan cümleleri unutursun, yine de bir huzursuz kıvranıp durursun, bilinçaltın konuşur.

Tartışmanın izi kalır.

Ya da belki de unutmazsın. Her bir kelime, nokta, virgül, ünlem, soru işareti aynen kullanıldığı gibi beyninde asılıdır. Teker teker, tekrar tekrar kafanda yankılanmaktadır. İnsanlar geçer gider, o cümleler, ifadeler gitmez.

İfadelerin izi kalır.

Yolda giderken bir kavga görürsün. İçin cız eder. Yapacak birşey yoktur, zaten yetişmen gereken de bir yer vardır, trafik de akmaktadır, sen de direksiyon başındasındır. Kavgayı da kavgacıları da çoktan arkanda bırakmışsındır. Ne yüzler, ne yumruklar hatırındadır. Sadece içinde bir sıkıntı vardır.

Görüntünün izi kalır.

Dolunay zamanıdır. Sen farketmeden karşıdan ağır ağır çıkmaktadır. Karşılaşma anı ilk görüşte aşktır. Kızıldır, ateşlidir, eşsizdir. Kalp çarpıntısıdır. İç sıkıntısıdır. Aşktır. Öfkedir. Bilinçdışıdır, bilinçaltıdır. Andır, sadece o andır.

Anın izi kalır.

İz takibiyle gömülü yaraları hatırlamak, onlara tutunmak yerine hepsine sevgiyle sarılmak niyetiyle, içimizdeki hassas, incinmiş, yalnızlaşmış, öfkeli, gömülü çocuğa sevgi, şefkat ve şifa dileğiyle..


StAnton

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s