Sevgili Okuyucu,

Üç meselem var bugün.

Nasılsın?

Sevdiklerine içtenlikle bu soruyu soruyor musun? Nasılsın? Naber-nassın-ne var ne yok acelesinde, peşpeşeliğinde, otomatikliğinde bir soru değil bahsettiğim. Durup nefes aldığın, karşındakinin gözünün içine baktığın, ona zaman ve alan verdiğin, cevabını can kulağıyla dinleyip merak ettiğin bir sorudan bahsediyorum. Bugün nasılsın, hayatta nasılsın, kendinle nasılsın, nasılsın canım, nasılsın? Peki farkediyor musun, sana soruyorlar mı? Soruyorlarsa cevabını dinliyorlar mı? Gerçekten merak ediyor, önemsiyorlar mı? Şanslı mısın? Şanslılar mı? Şanslı mıyız? Nasıllardı? Ekran aramızdaki köprüyse, karşına oturdum, sana soruyorum sevgili okuyucu. Nasılsın?

İstiklal

Geriye sadece adı kalmış, hani coğrafyada öğrendiğimiz başkalaşım kayaları gibi her yeri başkalaşmış, çirkin, köhne, boş, kof beton koridoru. Rayların üzerine dökülmüş beton, cadde boyunca dizili inşaat kamyonları, şerit bantlarla ayrılmış kum havuzları bu koridorun fiziksel ispatı. Başka ispatlar da var. Mesela Emek yerine açılmış Grand Pera ve caddeye bakan ama belli ki kiralanamamış bir dükkana konmuş uyduruk patlamış mısır standı bütün o yıkılmış sinemanın, salonun, geçmişin, kültür-sanatın, yaşanmışlığın şimdi neyle yer değiştirdiğinin timsali. Ha bir de içerideki sözde cıvıl cırıl, açık mı açık dükkanlar ve bomboş koskocaman koridorlar. Dükkanlar açık da içeri giren yok. Ne yapsınlar? Anlamayan için yazmışlar. Açıldık! Bir diğer hüzün noktası Sefahathane. Atlas Pasajı’nda film öncesi veya buluşma noktası olarak muhakkak uğranan, pasajın ve hatta İstiklal’ın nabzını elinde tutan titreşimi bol mekanlardan. Dı. İçeride fiziksel olarak değilse de ruhen dökük iki tabure, bomboş bir iç mekan ve koridor, yalnız-uykulu-güleryüzlü bir barmen, iki genç kız, bir de biz. Atlas Sineması suarede boş değil, ama hınca hınç dolu da değil. Mephisto ayakta, müzik dışarı taşıyor, Ege’deki komşumuzdan Imam Baildi çalıyor. Caddede yeni bir dükkan açılmış, ampul amblemli, evet tahmin ettiğiniz gibi, basamaklarında sarışın bir kadın leopar desenli bluzuyla mehter marşı eşliğinde bayrak sallıyor, dijital ekranlarda belediye başkanının gülümseyip el sıkışan fotoğrafı dönüyor. Bey’le bir festivalin kıvamlanıp oturması, yerleşikleşmesi otuz yıl sürüyor diyoruz, anca işte, otuz yıl. Satürn döngüsü. Yıkılması ise yıl almıyor. Bir bomba, bir kırıcı, bir kepçe, bir hafriyat kamyonu ve üstüne dökülen dümdüz beton. Bu. İstanbul’daki köprü, tepe, mahalle ve cadde isimlerinin değişmesi trendinden İstiklal de nasibini alır mı? Kala kala elimizde bir tek o, yani ismi kalmışken. İstiklal.

Referandum

Oy verme gerginiyim. Süreç gergini, sonuç gergini, direktif alma gergini, üstüme atılanları savma gergini. Kimseyle ne elele tutuşasım, ne halay çekesim, ne güle eğlene dalga geçesim, ne de kavga edesim var. Vatandaşlık görevimi yerine getirip köşeme çekilmek istiyorum. Hayatımın da bu sivillikten ibaret olmasını. Çok mu? Fb, Ig, Tw ve bilimum mecralarda oy vermeyen veya yaptığı tercihi beğenmeyip arkadaşlarını aforoz edenlerden de, listesinden çıkıp gitmesini salık verenlerden de sıtkımın sıyrıldığını belirtiyorum. Çağrı yapın arkadaşım, direktif vermeyin. Çıkarın listenizden, hayatınızdan, arkadaşlarınızdan kimi isterseniz, rahatlayıverin. Ama yetmiyor değil mi, yetmiyor. Bunu dünyaya haykırıp üstünde tepin tepin tepinmek istiyoruz. Her çimene bir fil, her file de ezilecek çimen bulunur. Yetmedi mi sürekli bağırıp çağıran, başka ses tonu ve iletişim biçimi bilmeyenleri duymak? Hepimiz çok iyi eğitildik, çok iyi büküldük, çok iyi başkalaştık. Çok şükür! Diktatör diye diye dikte etmekten başka bir ifade biçimini bilmeyen bir çemkirme halini her birimiz ilmek ilmek dokuyup bünyemize işledik. Maşallah valla maşallah. Hayır kardeşim, hayır. Ne sen bağırıyorsun diye bağıracağım, ne sen direktif veriyorsun diye çekip gideceğim. Hakkım olduğu için tercihimi de yapacağım, oyumu da vereceğim, bir yere de gitmeyeceğim. Referanduma değil, referandumda hayır diyeceğim. Bu benim hakkım. Halen. Referandum.

Emekli Albay Halit Akçam’ın ertesi akşam gazetelerde resmini gören bir hikaye takipçisi, hemen koşup bütün gazeteleri aldı. Kimi, onun zimmetine para geçiren bir veznedar olduğunu yazıyordu. Kimilerine göreyse karısı, baldızı ve küçük oğluyla gelmişti gazinoya; onlar olay sırasında tuvaletteydiler. Yalnız iki konuda birleşiyordu bütün gazeteler: Emekli Albay Halit Akçam yapayalnızdı masada. Tabancasını niçin ateşlediğini bilmiyordu. Öfkeyle mi, sevinçten mi, laf olsun diye mi, gösteri için mi gibi soruları karşılıksız bırakmıştı. Bir de, gecenin o geç saatinde, ikinci günün başlangıcında, assolist tam ‘Nereden Sevdim O Zalim Kadını’ şarkısını söylerken ateş etmişti. Tek kanıt buydu.

Emekli Albay Halit Akçam, uzak masalardan birinde hiç tanımadığı bir adamın kanlar içinde yere yuvarlandığını görünce, sallana sallana yanına gitmiş, çökmüş, yüzüne iki tokat atmış ve şöyle sormuştu:

-Sana ne be kardeşim?

Diz Boyu Papatyalar, Tomris Uyar

Atlas

2 thoughts

  1. Çok hoş bir yazı, çoğumuzun hissiyatını dile getirmişsin. Bütün yazdıklarına aynen katılıyorum. sevgiler…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s