Soluk

Alt tarafı masamın sağ köşesindeki suya köklenmiş telgraf çiçeği vazosunu kaldırdım. Sanki masam yayla gibi kocaman açıldı. Bir nefeslenme bir soluklanma. Halbuki üstünde hala çift sıra kitaplar, defterler, kalemler, cep telefonum, astroloji takvimim, sürahi, bardak, fotoğraf çerçeveleri, kalemlik, bilimum alakalı alakasız (el kreminden tel zımbaya, sushi çubuğundan -çünkü olur da saçlardan darlanılıp toplamak gerekebilir, kurşun kalemler iş görmez mi, cık, aynı şey değil- satsumalı kolonyaya) dikey nesnelerin tıkıldığı hasır kovacık, hoparlör, masa lambası, küçük çekmecelik, o bu şu var. Var da var. Görüntü özellikle dağınık değil, ama malzeme bol.

Bazen sadece basit, çok basit bir engel nasıl büyük bir sıkışmaya sebep oluyor. O kadar önemsiz, görülmez, farkedilmez oluyor ki bakmıyorsun bile. Alt tarafı şunu şuradan alıp şuraya koyacaksın, yerini değiştireceksin, kaldıracaksın, bırakacaksın, boşaltacaksın. Bu kadar.

Eşyalara bu muameleyi yaparken düşüncelere neden bu muameleyi yapmayalım? Bir fikre sabitlenip takılmanın, onun ötesine geçememenin, kendini bu saplanmışlıktan özgürleştirememenin masadaki vazoyu kaldırıp alanı boşaltmamaktan ne farkı var? Farkında bile değilsin ki kendi düşüncelerinde boğulmuşluğunun. Eşya istiflemek diye bir şey varsa düşünce istifi yok mu sanıyorsun? Idea hoarding. Buyrunuz, şu dakika sizler için uydurdum.

İstiflemekle tutup bırakmamak, vazgeçmemek aynı şey değil tabii, ama bırakmaya bırakmaya, bakmaya görmeye, birikip istiflenmeye başlamıyor mu? İnsan sevdiği şeyler yakınında, yamacında, kol mesafesinde, temasında olsun istiyor. Sonra bir bakıyorsun kendini onların içine gömüvermişsin, yeryüzünden gökyüzüne doğru uzanan görünmez bir kuyuyu çevrene örüvermişsin. Ha çiçek ha düşünce ha insan ha kitap. Bırak biraz, azalt biraz, alan aç biraz.

Çok okumak az yazmaya sebep olur mu peki? Tüm o hikayeler, karakterler, mekanlar, olaylar, ilişkiler, duygular, kurgular, kurmacalar üst üste gele gele, insanın içinde birike birike kişisel kalemin üstüne binip aradan sıyrılıp çıkacakları ezebilir mi?

Belki bu dönem okuduklarımdandır (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar, Anayurt Oteli), belki sadece peşpeşe okumalarımdandır, o masamın köşesinde varlığının beni manen tıkadığını, camdan gelen ışığı kestiğini, dallarıyla görüntüyü bulandırdığını ve bana artık soluklanmadan ziyade karışıklık hissi verdiğini farketmediğim telgraf çiçeğim gibi evin her odasına, masasına, sehpasına, kıyısına köşesine bıraktığım kitaplarım ve kendi iç evimin her oda-masa-sehpa-kıyı-köşesine serpiştirip üst üste bindirdiğim okumalarım beni tıkıyor olabilir mi? Ya çiçeklerim?

İstanbul Film Festivali’ni bekliyorum. Aldığım sekiz on film için dışarı çıkmayı, izlemeyi, okumaları sözcüklerden akan görüntülere, müziklere bırakmayı diliyorum. Eskiden festival demek Beyoğlu demekken gittikçe alternatif AVM içi sinema salonlarıyla genişleyen mekan seçkisi içimi bursa da festival(ler)den vazgeçmiyorum. İşte bunu bilinçli olarak bırakmıyor, tutuyorum. Doğma büyüme Avrupa yakalı İstanbullu olan ben, bu tarafın konformistliğine alışmışlığı bırakıp iki senedir Kadıköy Rexx’te filmlere biletler alıyorum. Atlas’ı demirbaş tutuyorum. Gerisi mecburiyet. Emek’e ise gitmem, gidemem, içim kaldırmaz, bütün o İstiklal’de sularla, gazlarla yerlerde yuvarlanan, itilip kakılan sanatçıları, kıymetli insanları unutamam, kabuk bağlamış yaralarım kanar, ama yumuşamaz, olmaz. Bu fikirden vazgeçmem. 16 Nisan bundan ve başka şeylerden vazgeçmeye mecbur bırakmasın.

Sözünü bitirdiğini sanmıştım, ama Alfrida birkaç saniye sonra devam etti, sesi sanki gülmeye hazırlanırmış gibi biraz yükselmişti.

Salak gibi, annemi görmek istiyorum, diye bağırıp çağırdım. Susmak bilmiyordum, sonunda, beni ne yapsalar susturamayınca büyükannen, ‘Onu görmesen daha iyi olur. Şu anda ne halde olduğunu bilsen sen de görmek istemezdin. Onu böyle hatırlama,’ dedi.

Bunun üzerine ben ne dedim, biliyor musun? Çok iyi hatırlıyorum söylediğimi. Ama o beni görmek isterdi, dedim. O beni görmek isterdi.”

Sonra gerçekten güldü, daha doğrusu kaçamak, küçümser bir homurtu çıktı ağzından. “Kendimi bir halt sanıyormuşum belli ki. O beni görmek isterdi.”

Hikayenin bu kısmını daha önce hiç duymamıştım.

Duyduğum an bir şeyler oldu. Sanki bu sözleri zihnime hapsetmek üzere bir kapan çat diye kapanıvermişti. Bu sözlerin ne işime yarayacağını bilmiyordum. Tek bildiğim, beni sarsıp hemen ardından serbest bıraktıkları, sadece bana ait farklı bir havayı soluma imkanı tanıdıklarıydı.

Aile Mobilyaları, Alice Munro, Nefret Arkadaşlık Flört Aşk Evlilik

Müzikle soluklandığımız bir geceden yadigar Buttering Trio’nun size de farklı bir hava soluma imkanı vermesi dileğiyle..

 

4 Replies to “Soluk”

  1. super bir noktaya deginmissin. dusuncelere takilip kalmak… istiflemek… ben ona bir de kendi acimdan asiri analiz ekleyeyim ohhh kaymnakli olsun…
    ahhh ahhhh

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s