Laf

Çocukluğumdan anılar yakalıyorum. Yaz sokakları aklıma geliyor. Hava sıcak, rüzgar durgun, asfalt ılık. Ayağımda lastik ayakkabılarım, üstümde şort ve tişörtüm sokaklarda koşuyorum. Mahallemiz yokuşlu, önü ağaçlıklı, çocuk kalabalığı şenlikli.

Tebeşirle yola sek sek çiziyor, kaldırımda lastik ve uzun atlama oynuyoruz. Aşağıdaki tuhafiyeciden alınmış yumuşak, beyaz üç metre don lastiğinin karşı sırasına atlamak için o biçim sıçrıyorum. Boyumuz kadar kaldırdığımız tek sıra ipi geçmek içinse ne biçim perendeler atıyorum. Ayaklarım yerden kesiliyor, uçuyorum.

Kız kıza terazi lastik jimnastik takılırken kızlı erkekli olunca istop, yakan top, dokuztaş, saklambaçla kalabalıklaşıyoruz. Bazen yan sokaktan transfer oyuncu alıyoruz, bazen bir araba lastiğinin arkasına saklanmayı bırakıp sürekli mahalle turuyla ebeye yakalanmama turu bindiriyoruz. İstopta kızlar oğlanlar arası ürkek kıvrak paslaşma oluyor, yakan topta ise pat küt vurup vuruldun mu aldığın canlar yetmiyor.

Ara ara içimdeki yabani çıkıyor. Ya da sadece ilgi çekmek isteyen çocuk. Bir sefer yaz tatilinde komşuya yatıya gelen çocuklara kendimi Türkçe bilmez bir yabancı olarak tanıtıyorum. Hello hello, what is your name? At kuyruğu sarı saçlarım ve sportif atlayıp sıçramalarımla yeni çocukları avcuma alıyorum. Yetmiyor, yanımdakileri de uydurukça konuşmaya ve diğerlerini kandırmaya ikna ediyorum. Dünyadan habersiz saf bir oğlanla kızı, avanem ve ben kuş dilinden bozma bir İngilizce’yle kafalıyoruz. Lafta sınır tanımıyorum. Çocukluğumdaki bu ikna kabiliyetim için sizi kardeşime uyguladığım ‘mavi ışık’ terapisini hatırlamaya şuraya davet ediyorum.

Bu bir defaya mahsus turist tarifesi bir yerde bir tohum atıldığının haberini veriyor. Artık mahalleden çıkıp caddenin karşısına geçmeye izin koparılan ergen yaşlara gelmişim. Bisiklete binmek, kaykay ve paten kaymak için biçilmiş kaftan olan mermer parktayız. Biz paten kayıyoruz, oğlanlar etrafımızda vızır vızır bisikletle dönüyorlar. Laf yiyoruz. Hellooo, how are you? Hah, sen misin? Eksik kalır mıyız? Cevap vermiyoruz, ama kendi aramızda bağıra çağıra İngilizce konuşmaya başlıyoruz. İletişim evreninde birbirimize teğet geçerken göz teması ekseninde birbirimizi görüyoruz.

Birkaç sene geçiyor, lise servisinden bir arkadaşımın yan apartmandaki arkadaşıyla tanışıyorum. Hemen iki sokak aşağımızda oturuyor. Aynı mahalle çocuğuyuz, ama ilk kez karşılaşıyoruz. Evine gittiğimde karşıma bir oğlan çıkıyor. Arkasından ışık geliyor, yüzünü gözüm tam seçmiyor. Sonra birden tuhaf bir şey oluyor. Aa! Bu bize parkta İngilizce laf atan çocuk. Arkadaşımın erkek kardeşi çıkıyor! Hof! Beni bir çarpıntı tutuyor. Hangi sırayla kime ne tepki verdiğimi hatırlamıyorum, ama tabii ki ablasına oğlanı şikayet ediyorum. Halbuki oğlan da ben de koca kazıklar olmuşuz, ne şikayeti? Biraz utanıyor biraz dalgaya vuruyoruz, ama seneler sonra bile bu olayı anıp bol gülüyoruz.

Özel bir okulda okumanın sosyal sevimsizliğini ise servisten inip eve yürürken önünden geçtiğim teknik lise ve kız lisesi öğrencileriyle  yaşıyorum. Hepsi laf atıyor. Okkalı okkalı Türkçelerle. Kızlı kızlı, kızlı erkekli, erkekli erkekli. O okulların önünden geçmekten nefret ediyorum. Üstümdeki iskoç eteğim bağırıyor. Görülüyorum. Parmakla gösteriliyorum. Bazen daha özgüvenli ve katı olup burnum havada hızlı hızlı yürüyerek geçiyorum, bazen koca bir grubun çemberi içinde kalıp eteğim mi kaldırılır, pandik mi atılır stresiyle kollarım, omuzlarım, bacaklarımı kısıp bekliyorum. En çok kızlara bileyleniyorum. Kendini erkek sanan, erkeklere sığınıp kızlara ‘kız’ muamelesi yapan kızlara.

Yürüyerek bu iki okulu geçtikten sonra yılların üniversitesinin önünden yürümek vahaya ulaşmak gibi geliyor. Boş ve geniş kaldırımlar, sıra sıra ağaçlar, kararmış taş binalar, cıvıl cıvıl genç insanlar. Üniversitenin bir binasına önündeki çift taraflı taş merdivene çıkılarak girilebiliyor. Yeni bir anı canlanıyor. Filmi geri sarıyorum.

İlkokul zamanı. O önünden geçmekten hoşlanmadığım iki lisenin yanındaki minik binalı, taş bahçeli ilkokuluma hemen bitişiğindeki üniversitenin önünden yürüyerek gidip geliyorum. Dönüşte fakültenin taş merdivenlerine çıkıp Marmara açıklarında yanan gemiye bakıyorum. O zaman ne olduğunu tam bilmiyorum, ama merdivenlere inip çıkmak için bahaneyi buluyorum. Her seferinde önce merdivenlerden, sonra eve giden yokuştan aşağı kendimi bırakıyorum. Yokuş aşağı ne güzel yuvarlanıyorum. Eve dönünce edeceğim lafları kafamda çeviriyorum.

Çocukluğumda hayal alemim uzay gemileri, gelecek yüzyıllar, dünya dışı varlıklar, başka gezegenler ekseninde dolaşırken ilkokul beşte sabaha karşı bir vakit önümüzdeki yokuşa bir göktaşı çarpmasıyla uyanıyorum. Evet evet, bildiğiniz göktaşı diyorum. O kadar büyük ki bizim yokuştan aşağı yuvarlandıkça önüne tüm binaları, camları, arabaları katıyor, duyuyorum. Bu canavar adeta bizim yokuşu yutuyor, korkuyorum. Bense bunun bir canavar olmayacağını bilecek kadar büyümüş bir yaşta çıkan seslere başka anlam veremiyorum.

İşin gerçeğinin o sıralarda hemen üst caddemizde yeralan konsolosluğa yapılmak istenen bir bombalı saldırı olduğunu öğreniyorum. Bomba konsolosluğa ulaşamıyor, ama mahallenin tarihi çeşmesi bir sürü binanın camlarıyla birlikte yere iniyor. Okulda bunu konuşuyoruz, kimin camı indi kiminki kaldı, okula gidecek miyiz gitmeyecek miyiz. Sınıf karanlık, sanki elektrikler yok, önlüklerimiz siyah, yakalarımız beyaz, yuvarlak.

Bütün bu olayların içinde kendimi hep dışarıda, kalabalıklarda, yürüyüp koşar, atlayıp zıplarken görüyorum. Mutluyum, umutluyum. Erken bir yaz güneşi tazeliğinde, çocuk gibi bir çocuğum. Yalnız değilim, suskun değilim, içe kapanık, kırılgan ya da yabani hiç değilim. Bu hallerimi şimdi deneyimliyorum. İçimde olduğunu bilmediğim gölgelerimi, ayrı dünyanın iki insanı gibi.

Şimdiki çocuklar mutlu ve umutlu mu merak ediyorum. Bense hala aynı dünyanın insanı mıyım, ayrı bir dünyada yabancı mıyım, gelmek bilmeyen Godot’ya sürekli bunu soruyorum.

Laf işte. Herkes atmıyor mu, ben de ortaya öyle atıyorum.

Geçen gün bir arkadaşım, ‘Yazdıklarını beğeniyorum’ dedi. Tam sevinecek gibi oldum ki, hemen ekledi, ‘Ama bazan çok kızsal şeyler yazıyorsun. Ne o tuvalette ağlayan kız çocukları falan?’ ‘ Eee, küçükken kızdım ben’ deyiverdim. Sonra düşündüm, öyle miydim gerçekten? Hayır, değildim aslında. Küçükken erkektim ben.

Birtakım Kızsal Şeyler, Meltem Gürle, Kırmızı Kazak

setustunes

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: