Kalkıp içeri gittim. Yüzüme gözüme çeki düzen verdim. Biraz makyaj, hafif bir parfüm. Saçıma yeni attırdığım (başkalarına göre yeşil, bence) mavileri görünecek şekilde sağ kulak arkama tokaladım. Uzun sarkaçlı bir kolye taktım. Nereye mi gidiyorum? Yazı masama.

Geçen sene okuduğum Big Magic kitabında Liz Gilbert yazma sürecini ve özellikle yazının kendisini yakalama ilhamını aynı bir randevuya gidermiş gibi bir ritüel olarak tarifliyordu. Kokular, sesler, renkler, ışıklar, kıyafetler, artık içine ne koyar, nasıl kişiselleştirirseniz ‘o ana’ bağlanmak, sadece sizin ilhamı yakalamanız için değil, ‘onun da sizi bulması’ için izler yaratmanın, onları birbirine eklemlemenin, düğüm noktaları oluşturmanın örneklerini veriyordu. Şu müziği değiştirip bir de kokulu mum yakayım en iyisi.

Sabah güneşle uyandım. Güneş, ey güneş. Ne kadar özlemişim, tüm bu karanlık sabahlar, gündüz gibi durmayan günler, iç titreten soğuklar arasında çabucak unuttuğum, halbuki içimi iliğimi ısıtıp ruhumu zihnimi aydınlatan yüce güneşi.

Hiç düşük güneş diye bir şey duydunuz mu? Astrolojide var. Terazi’nin güneşi düşük, Kova’nınki zararlı diye geçer. Çünkü güneş benliktir, kimliktir, kalptir, ruhtur, ruhun kişisel yolculuğudur. Güneş ben deme şeklimizdir ve bu yalnız çıkılan bir yoldur. Halbuki bu iki arketip ‘ben’den önce biz derler, biri ikili ilişkilerde (Terazi), biri topluluk içinde (Kova). Ben demeleri zordur, ama imkansız değildir. Biraz yaş biraz baş ve başka etkenlerle herkes bu ‘ben’liği kendi başına inşa etme merhalesine gelebilir.

Düşük güneş meselesini güneşin fiziksel varlığıyla ilintili olarak da düşünmüşümdür. Güneşle ilişkim illa çok sıcak bir iklim demek olmasa da soğuk mevsimleri sevmem, soğuk coğrafyalara soğuk zamanlarında uzak kalırım; güneş olmadığındaysa ışık, aydınlık, uyanış (fiziksel, zihinsel ve ruhsal) anlamında eksikliğini çokça hissederim. Güneşsizlik motivasyonumu düşürür, hareket kabiliyetimi azaltır, yaşam enerjim hepten çekilmiş gibi hissederim. Okuyucular arasındaki Terazi ve Kovalar, sizin güneşle fiziksel ilişkiniz nasıl bir düşünün bakalım.

İşte böylesi güneşli bir sabah uyanmanın coşkusuyla (evet ya, coşku, yaşasın o unutulan coşku) Coffee’yle bir tık uzun yürüyüp aşağıdaki Japon Parkı’na gittik. Kendime yılbaşında hediye aldığım güneş gözlüklerimi taktım ve aldığımdan beri takabilecek ne kadar az fırsatım olduğunu anladım. Ah şu tepedeki güneş, iyi ki varolan güneş.

Onbeşlerinde bir oğlanın elinde hoppidi poppidi zıplayıp gezen genç bir dişi köpekle tanıştık. Lucy. O neredeyse on aylık, Coffee neredeyse on yıllık. Lucy Coffee’nin altından girip üstünden çıktı, oynamak koşmak yuvarlanmak istedi. Bizim ihtiyar destur yavrum destur triplerinde yumuşak hart hurtlar attırdı. Kıç-burun-burun-kıç operasyonu ve öpüş koklaş sonrası ayrılmamızla Coffee uzun yürüyüş, parkta tur, yeni bir tanışıklık ve kemiklerini ısıtan güneş altı salınımıyla yanımda uygun adım lord yürüşüne geçti. O mutlu, ben umutlu. Güneş ve umut bende paralel. Varsa var, yoksa yok.

Bu güneş, bu coşku, bu umutla gün gibi görünen günüme şöyle bir baktım. Kendime ayırmaya son derece müsait. Okumalarım var, roman, öykü, psikoloji; yazı zamanım geldi, bloga, deftere, tanımlayamadığım yeni mecralara; bedenim ve zihnim kişisel yoga pratiğine açık, Ay bugün Koç’ta, tatlı bir vinyasa veya yang çalışma enerjiyi yukarı çekebilir; Bey çıktı, ev bana ait, odadan odaya takla perende amut ne varsa hepsi benim; Coffee ayağımın dibinde, bir numaralı asistanım, nefesiyle insan yatıştıranım, kaymaklı köftem, canım.

Daha ne, daha ne, hadi yazıya, hadi masaya, hadi odaya derken derken içimden fokur fokur bir sıkıntının yükseldiğini hissettim. Yok. Hiçbirini seçemiyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum. Hiç-bir-şey. Ne okumaya davranabiliyorum, ne yazmaya başlayabiliyorum. Ama o suçluluk var ya, o suçluluk. Her şeyin sorumlusu işte o suçluluk. Ancak hareket ederek susturulabilecek geveze, sevimsiz, vıdı vıdıcı suçluluk. Düş önüme düş, düş.

Kalkıp evin içinde dolanıyorum. Çiçeklerimin kurumuş azalmış topraklarını görüyorum. Sulanıp beslenme zamanlarının çoktan geldiğini tespit edip kafamı öte yana çeviriyorum. Evi toplamaya başlıyorum. Coffee’nin battaniyesini katlayıp kaldırıyorum. Yastıkları silkeliyorum. Sehpanın tozunu alıyorum. Kanepe arkasındaki çiçeklerin kurumuş yapraklarını tek elimle yoluyorum. Boş kalan elimin parmaklarına geceden kalan bardak ve kupaları geçirip mutfağa yollanıyorum. Bulaşık makinesinin içindeki yerleşimi beğenmiyorum. Üstteki kaseleri aşağıya, alttaki bardakları yukarı alıyorum. Tabletini koyup çalıştırıyorum. Zamanın geçtiğini farkediyorum. Gereksiz ev işiyle öfkelenmeye başlıyorum. Allahım ne yapıyorum? Karl Ove Knausgaard’ı anıyorum. Neden bir türlü ‘kendiliğim’e gelemiyorum? Hayaller Uranüs, gerçekler Dünya, yörüngemden sürekli dışarı çıkıyorum. Ey güneş, az ışık buraya, buraya.

Birden tüm bedenimin ılık, derin bir su içinde kulaklarıma kadar gömülü olduğunu görüyorum. Suyun ılıklığını bayağı bayağı hissediyorum. Bunu rüyamda mı görmüştüm? Hayır, ama bu imgeyi güneşsiz bir sabahtan çok iyi hatırlıyorum. Gü-neş-siz. Halbuki bugün güneş var? Kafam yukarı bakıyor, ağzım açık nefes alıyor, çırpıntılı ve karanlık bir su kütlesi içinde uzak kaldığım havadan, laplaci gökyüzünden, yıldızların altından tam içime, bedenime oksijen çekmeye çalışıyorum. Bu bir deniz mi? Bilmiyorum. Sadece başımın su yüzeyinde, o da yarı gömük vaziyette durabildiği, geri kalanının aşağıda, karanlıkta, içeride kalabildiği bir gerçeklikte belki de kafamı suya daldırmalıyım diye geçiriyorum. Su altında nefes alabilir miyim, yaşayabilir miyim, tüm o karanlıkta gözümü açıp o dünyayı görebilir miyim?

Rüyalardan daha derinini bazen yogada Savasana’da yatarken görüyorum. Gözlerimde lavanta kesesiyle, keskin kokunun üst solunum yollarından tüm bedenime geçişini gözlüyorum. Her iki gözüm kapalı derin gevşeme sırasında fiziksel olarak kapanan gözlerimin içsel olarak acayip bir karanlığa açıldığına şahit oluyorum. Sanki göz kapaklarıma basıldıkça iç göz kapakları birer birer açılıyor, bir iki üç, kaç kat kapak var söylemek güç. Bazen korkuyorum. Sanki o karanlığın içinden bir canavar, karşılaşılmak istenmeyen bir başkalık çıkacak ya da ben o karanlık tünelin içinde ilerlerken yokolup kaybolacağım gibi geliyor. Bazense o karanlık tünelden renkler fışkırıyor, mandalalar oluşuyor bozuluyor, fıstık yeşilleri, turkuaz mavileri, çitlembik pembeleri, gümüş grileri. O zaman bakmak için değil de gerçekten görmek, gördüğünü almak için mi bu iç göz açılıyor merak ediyorum. Sonra da küçük bir hırhırla kendi nefesime uyanıyorum. Ay yoksa horluyor muyum?

Ne ara masama geldim de bunları yazmaya başladım? Sanırım güneşin alçalmaya başladığı, doğum dönemimle örtüşen ışık, ses ve kokuların yeniden oluştuğu zamanda. Halbuki başka şeyler yazmayı hayal ediyordum. Yoksa hayallerle özlemleri mi karıştırıyorum? Aslında okuduğum öykü ve romanların etkisinde kalıp haset içinde kıvranıyorum. Bu kadar eveleyip geveliyorum ya, gerçeği daha fazla içimde tutamıyorum. Başka şeyler yazmak, başka sözler söylemek istiyorum. Ve bundan ölesiye korkuyorum. David Bowie’nin Black Star’ı gibi kara bir güneş mi hayal ediyorum? Gerek yok ki, distopyanın dik alasını yaşıyorum.

Bugünlük bu kadar. Herkesin kendi güneşini gerçekleştirecek hava, su, toprak ve ateşi bulmasını diliyorum.

Ey güneş, dur hemen gitme, yanına geliyorum.

Babam korkudan deliye dönüp bir sabah günün ilk ışıklarıyla evi terk etti. Böyle olmasaydı, ben de yasaların biz evlatlara sunduğu olanaktan bugünden itibaren yararlanabilecektim.

Bugün babam altmış iki yaşını dolduruyor. Yıllar önce yürürlüğe giren “62 Tavşanı” yasasına göre, altmış iki yaşını doldurmuş her babanın, yalnızca ve yalnızca öz çocuğu ya da çocukları (geçen sene, üç kardeşin aynı anda kurşun sıkma talebi üzerine yasanın ilgili maddesine böyle bir fıkra eklenmişti) tarafından öldürülmesi serbest. İnsanlar hızla ürüyorlar, dünya nüfusu gün geçtikçe artıyor. Su yok. Bu yasa sayesinde, hem çoğu erkek bir gün öldürülebileceği korkusuyla çocuk sahibi olmaktan cayıyor hem de altmış iki yaşını aşmış babaların ölümüyle nüfusta önemli bir azalma, su kaynaklarında gözle görülür bir rahatlama oluyor. Soğuk ve gri paltolarının yakalarının ardında yüzlerini çarpıtmış, korkularını gizleyemeden, zorlama  bir gözükaralıkla sokaklarda gezen babalar var. Sözümona, son derece sakin ve anlamlı adımlarla yürüyorlar. Çoğu, evden kaçmış oysa. Dolaştıkları bu kentin yerlisi değiller.

62 Tavşanı, Pelin Buzluk, Deli Bal

 

 babunheykel

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s