Güle Güle

Önce aşağıdaki videonun play tuşuna basın, müzik başlasın.

Dinliyor musunuz?

Şimdi devam edebiliriz.

Sabah George Michael’ın ölüm haberini duyar duymaz hafızamda bu parça dönmeye başladı. Sanki bir film başlamış, açılış müziğiyle tanıtım yazıları akarmış gibi şarkı zihnimin koridorlarından, ta arkalardan kulaklarıma, burnuma, gözlerime, dudaklarıma ulaştı, tüm yüzüme dağıldı. Burukça gülümsedim. Neden bu parça bilemedim. Youtube’u açtım, şarkı sözlerinin ekrana gelip kaybolduğu klibi izledim.

And it’s hard to love / there’s so much to hate / hanging onto hope / when there is no hope to speak of / and the wounded skies above say it’s much much too late / well maybe we should all be praying for time

Dünyada cinnetlik toplu vahşet kol gezer, ölme ve öldürme biçimleri mitolojik trajedilere parmak ısırtıp adamın bel kemiğini bükerken, onlu yaşlarımda tanışıp çocukluğumdan bugüne hayatımın çeşitli evrelerine eşlik etmiş bir müzisyenin eceliyle ölümüne aynı bel kemiği hassasiyetinde üzüldüm.

George Michaellar, David Bowieler, Princeler, Blackler, Leonard Cohenler tekli ve toplu halde bu dünyayı geride bırakıp giderken her birimizin bir parçasını da yanlarına aldılar. 2016 eksiltti. İnsanı da insandan da eksiltti. Eksildik. Çocukluğumuz, gençliğimiz, platonik aşklarımız, ilk danslarımız, tüm masumiyetimiz elimizden çekilip alındı sanki.

Sabah stüdyoya yoga dersine giderken Listen Without Prejudice albümünü açtım, arabayı koca bir George Michael banyosuna çevirdim. Okul zamanlarındaki romantik platonik, aşık esrik beni buldum yollarda sürerken. Müziğin her türlü klişe ayrımcılığı aşan birleştiriciliğine tezat George Michael ve Türk dinleyicisini taban tabana ayrıştıran 1980’lerin düşmanca dedikoduları geldi aklıma birden. Kıbrıs Rum asıllı İngiliz sanatçı Türklerden nefret edermişmiş, domuz Türkler dermişmiş. O yüzden mi memlekete gelip bir kere bile konser vermemişmiş? Bunlara ne inandım ne ötesini araştırdım. Müziğin birleştiriciliği noktasında kalıp albümlerini dinledim, sevdim. Öte yandan çocukluğumda duyduğum bu tip fısıltıların nasıl da yer edip beklenmedik bir yerden çıkıverdiğine hayret ettim. İnsan hayret ede ede hayret ağacına dönüp hayretliğe kök salıveriyor.

Kendi neslim arasında seksenlerin müziklerine tapan furyadan olmadım. Tüm o parçaları zamanında yanında getirdikleriyle yaşadım, bayılarak yanımda taşıdım, ama bugünden geriye dönüp dönüp durmadım. Halbuki bu sene resmen seksenler, doksanlar nakaratını yaşadım. Her ay o dönemden bir müzisyene ‘tribute’ niteliğinde değildi de neydi?

David Bowie’yle ilişkim nispeten kısıtlıydı. Sanırım müziğinde de sahnesinde de beni rahatsız eden bir şeyler vardı, belki korkutucu bir yan. Halbuki dinlerdim, bilirdim. Ocak başında hayatını kaybettiğini öğrendiğimde tam da onunla ilişkimi tanımlayan parçası Blue Jean zihnimde karanlıkta kalmış bir sahne gibi aydınlandı. Bu parça, klip ve içindeki David Bowie benim çocukluğumdan tanıdığım sanatçının ta kendisiydi. Sometimes I feel like / ohhh, the whole human race.

Prince ise ağırlığı hissedilir bir şekilde hayatımdaydı. Ama o zamanlar Michael Jacksoncı mısın Princeçi mi diye karşılaştırmalı sorduklarında cevabım genelde Michael’dan yanaydı. Odamın duvarında MJ posterleri sıralıydı. Yine de MJ’in ölümü Prince’inki kadar üzücü gelmemişti. Belki daha gençtim ve ölümü kendime uzak hissediyordum, belki de dünyanın henüz bu kadar çirkin olduğunun farkında değildim. Halbuki ünlü ‘Symbol’ This is what it sounds like when doves cry diyeli çok olmuştu.

Bizim çocukluğumuzda Indie janrı yoktu, ama olsaydı Indie pop altına Black girebilirdi. O harika bir hayattan ve her şeyin güle döndüğünden bahsederdi. Bense dalgalı kısa saçlarına, karakteristik burun ve dudaklarına, ama en çok kadifeyle sarılmış kontrbas sesine dalıp düşler aleminde gezerdim. Doğum günümde son nefesini verdiğini öğrendim. Ah hayat, sen hep mi böyle acımasızdın? No need to run and hide / it’s a wonderful wonderful life

Paris’te yaşadığım sene İsrailli yakın bir arkadaşımın müzik zevkine hayret etmekteydim. İşte hayret ağacına yine takılıp gitmiştim. Arkadaşım o zamanlar çoktan modası geçmiş Susanne Vega’yı sık sık dinlerdi. Bir de Leonard Cohen’i. Kendi genç, müzik ruhu yaşlı bu kızın diye geçirirdim. Cohen yirmili yaşlarım için fazlasıyla romantik, derin ve kasvetli gelirdi. Halbuki otuzlarımda vakit ve nakit ayırıp sadece onun canlı konserine gittim, sahnede şapkası elinde, eli kalbinde, dizlerinin üstünde söylediği tüm parçalarda tekrar ve tekrar aşkı kalbimde hissettim, konserden gözyaşları içinde çıktım.

Geçen Pazartesi retroya girmiş Merkür’ü bu deli gökyüzünde olsa olsa böylesi anmalarla olumlayabilirim. Yarım kalan anılar, geçmişten yansımalarla..

Yılın bitmesine beş gün kala tespih çeker gibi günleri çekiyorum. Aralık ve Ocak aylarının Plütonik-Uranyen sarsıntısını çarpıp katlayan Jüpiter coşkusundan tırsıyorum. Kendimi gidenlerin üzüntüsünde değil, müzikte kaybetmek istiyorum. George Michael banyosuna odamda devam ediyorum.

Güle güle gençliğimin ilahları. Sizden kendime kattığım tüm parçalardan bir parçayı size armağan ediyorum. Sizinle eksilmiyor, çoğalıyorum. Güle güle.

How can I help you / please let me try to / I can heal the pain / that you’re feeling inside


gulegule

3 Replies to “Güle Güle”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s