Diyelim ki kaosun bir bedeni var. Onu gözlerimizle görebiliyor, sınırlarını çizebiliyoruz. Üstümüze, yanımıza, çevremize, tepemize geldiğini anlıyoruz. Nasıl tepki veririz? Arkamızı dönüp tabanları yağlayarak kaçar mıyız? Elimizi kolumuzu öne arkaya savurarak iteler, tekmeler miyiz? Sağdan soldan üstten alttan ortaya doğru sıkıştırıp şekillendirir, düzenler miyiz? Yoksa bırak dağınık kalsın deyip bulunduğumuz yere mıhlanır, gelişini bekler miyiz?

Haziran’dan beri gerilemekte olan Neptün 20 Kasım 2016 Pazar direkt hareketine dönünce iç dünyamızda hissettiğimiz kaos etkisini dış dünyaya çevirdi. Şu an bu etkinin özellikle altındakiler 9 derece Balık ve yakın derece çevresindeki Başak, İkizler, Yay’dan oluşan değişken kuzenleri.

Neptün birçok başka, büyük ve aşkın şey de demek tabii. Koskocaman, içine alan, sarmalayan, yumuşacık bir bulut dünyası. Eywa-vari bir evren. Aşkın özlemler, idealist hayaller, hep o doğum anına dönme isteği, kutsal anneyi bulma niyeti, daha büyük bir bütünün parçası olma hali, merhamet, şefkat, kabulleniş ve teslimiyetin resmi. Bunu bulabilmenin yerlerinden kimileri dünyadışı -veya bilinçdışı mı demeli- imgelemlerin içi. Film, edebiyat, müzik, mistisizm gibi. Diyelim ki bu idealler geldi sizin günlük hayatınızın, işinizin, ilişkinizin, para pulunuzun üstüne sis bulutu gibi çöküverdi. İçinizdeyse sürekli o ‘kurtarma/kurtarılma’ isteği. Neresinden tutsanız da şöyle şu bulutu bir üstünüzden çekip alsanız, değil mi? Halbuki bulut geldi mi uzun bir süre kalmaya niyetli. Kaosun içinde yaşarken oraya düzen getirilir mi ki? Kim bile isteye kaosta yaşamayı seçer ki? Cevap, (başka bir düzeni) bilmeyen kişi.

Bu hem tatlı tatlı aldatan hem huzursuz edip endişe yumağına sardıran etki bir zamandır ev, aile meselelerimin merkezinde belirleyici. Bunu zihnen bilsem de yaşarken verdiğim tepkilerim bir bilmeyenin işi. Neptün işte o bilinmezliğin piri. Halbuki bendeniz elimi attığım şeyi bilip bulmak isteyen dişi. Ne yaparsın o vakit? Kalk bakalım, topla evini, dolabını, çekmeceni.

Yöntemim KonMari tekniği. Japon düzenleme danışmanı Marie Kondo’nun geçtiğimiz senelerde keşfettiğim modelini şimdi uygulamaya almamın sebebi hayata geçirebilmek için kaosun evime gerçek zamanlı inmesi. Misal hırsızlık meselesi. Evde neyimiz var neyimiz yok, o zamandan beri bellek silindi gitti. Şimdi elimizdekine, hemen önümüzdekine bakarak yenilenmeli.

Alanlar açılıyor, yığınlar boşalıyor, ev hafifliyor, ruhum düzenleniyor. Mu ki? Ellerimle ayırır, toplayıp katlarken aynadan yakalandığım kendim bana bakıp kıs kıs gülüyor. Evindeki bulutları teker teker ütülemeyi unutma bak, kırışık buruşuk kalmasın. Bulut bu, tombik yanaklarıyla içini şişirip taşırmasın. Boşuna mı yani tüm bunlar? Değil değil. İçimi organize edemiyorum, dışarıyı organize edemiyorum, en temel yaşama alanım, mikro dünyamı derleyip toparlayabiliyorum. Kaosun içinde kendime sığınacak bir düzen ve sukunet alanı yaratıyorum. Tek derdim bu. Ah bir de, Marie Kondo’nun içini çeke çeke, gözlerini kırpıştıra gülümseye ‘spark joy’ felsefesini anlatmasına bayılıyorum. Yukarı doğru atılan bir çek işareti ve sesi. Çing!

KonMari evimi, rutinimi, rüyamı, bilincimi besleyedursun dış dünyadaki kaosun arasına iki kitap bir film alıyorum.

Aslı Erdoğan’ın Kabuk Adam ve Kırmızı Pelerinli Kent’ini peşpeşe okuyup bitiriyorum. Itiraf ediyorum. Şu anki durumda olmasa kendisinden bihaber kalacaktım, işte buna üzülüyorum. Üstüne farklı dost meclislerinde konuşuyorum. Bu ülkede kahramanlığın, bu mertebenin taşıyıcılığının hep kurbanlıktan geçtiği dile geliyor, kabul ediyorum. Kapalı alanlarda tutulanların kurban olmamaları için daha çok okuyor, konuşuyor, paylaşıyorum. Jung’un üstüne kuram geliştirdiği kollektif bilinçdışını harekete geçirmek böyle mümkünse oraya sürekli sinyaller, titreşimler, frekanslar, her türlü ‘new ager, old schooler’ terimler, diyaloglar, nüanslar gönderiyorum. Neptün kurbanlığı getirdiği gibi kurtuluşu da getirir, bunu canı gönülden diliyorum.

kpk

Aslı Erdoğan’ın hikayelerinde iz takibi yapıyorum. Doğum tarihi detaylarına ulaşamasam da yazdıklarındaki yaralılığı, en alttakileri, ötekileri çekip çıkarmasını, kendi yaralarıyla başka yaralıları aydınlatmasını onun yanındaymış gibi adımlıyorum. Cayır cayır yanıp parlayan Chiron’unu görüyorum. Güneş’i mi Chiron’unu dağlıyor, Chiron’u mu Güneş’ini söndürüyor karar veremiyorum. Dünyada ekonomik, fiziksel veya sosyal olarak yeri, adı, ağırlığı olmayan yerleri, insanları, yaşamları yansıtışını; dünyanın çöplüğü, arka kapısı denecek atılmış, bırakılmış, kimsenin umrunda olmayan diyarları yazışını yudumluyorum. Sözde cennetlerin nasıl da gerçek cehennem olduklarını irdeliyorum. Yaşamın değil ölümün kıyısında yürümesini, ötekini dönüştürürken kendini yoketme güdüsünü görüyor, kabul etmek istemiyorum. Otobiyografik romanlarındaki kadersel ağların uçlarını bağlıyor, elimde düğümler bekliyorum. Tüm bunların üstüne tahliye haberi geliyor, havalara uçuyorum. Oysa sözde cennet kısa sürüyor, gerçek cehennem kendini gösteriyor. Anlık tahliye uzun süreli tutukluluk haline geçiyor, çöküyorum. Neptün’ün bütünü görememeye sebep olan bu aldatıcı sis haline lanet ediyorum. Kendi Neptün’ümle boğuşup dolap toplamaya devam ediyorum.

Ta Filmekimi’nden beri seyretmeyi heyecanla beklediğim Arrival’a bilet alıp şeytanın bacağını kırıyorum. Dilbilimci Louise’in türler arası iletişimi sağlamak isterken kurduğu matematiksel, anlamsal, kadersel örgüleri bilim kurgu çatısında heyecan, merak ve kalp çarpıntısıyla izliyorum. Gelenlerin gemisine bayılıyorum, uzaylılardan ürküyorum, böylesi türler arası temas ihtimalini filmlerde de olsa yaşama imkanına bayılıyorum. İki çıkarımda bulunuyorum.

  1. Dünyadışı varlıkların gelip bizi birleştirmesine çok ihtiyaç var çünkü insanlar bunu yapamıyor.
  2. Çin’den, öncelikle Amerika olmak üzere, tüm dünya çok korkuyor.

Filmden çıkıyorum, tutukluluğu Aslı Erdoğan’la birlikte süren Necmiye Alpay’ı düşünüyorum. Filmde Louise’in bir dilin ifadelerinin, gelişiminin bulunduğu coğrafyadan bağımsız düşünülemeyeceğini söylemesini hatırlıyorum. Nurdan Gürbilek’in ‘De’ler ayrı yazılır’ yazısını okuyorum. De’leri yapısal ve anlamsal olarak ayrı yazmayıp bitişik bırakmakla bir fikri savunduğun için ait olmadığın bir yapıya yapıştırılmanın arasında fark göremiyorum. Dilbilimci Louise ile dilbilimci Necmiye’nin bulunduğu yerlere bakıyorum. Biri kurmaca biri gerçek. Kurmaca, olası bir gerçeğin yansıması; gerçek, kurmaca dünyalarda yazılan distopyaların tanrısı. Biri yerin üstünde, çığır açacak bir açılım için mesleğini icra ediyor. Diğeri yerin altına hepten kapatılarak, hiçleştirilerek yokediliyor. Of, bir odadan diğerine toplamaya geçtikçe kaos küçüleceğine sanki büyüyor.

Marie Kondo ne diyor? Önemli olan sadece fazlalıkları atıp alan açmak, estetik olarak göze güzel görünür düzenli alanlar yaratmak değil. Hayatınızda sahip olduğunuz yığınların hangileri sizin için neşe kaynağı hangileri değil, ayrımı buna göre yapmak. Değer sisteminizi gözden geçirin. Hayatınızda neleri gerçekten tutmak istiyorsunuz, nelere kıymet veriyorsunuz, bunlara bakın. Sonra ikiye ayırın. Kalacaklar, gidecekler. Gideceklerle vedalaşın. Onlara teşekkür ederin. Hayatınızda zamanında kapladıkları yerleri takdir edin, artık hizmet etmediğini kabul edin, güle güle deyin.

İnsan bunu sırtında taşıdıkları, göğsünde tuttukları, boşaltmayıp bırakmadığı duyguları, düşünceleri, ilişkileri, çevresi, mahallesi, şehri, ülkesi, dünyası için de yapabilir mi? Ülkeden gitmek isteyen çok, dünyadan kaçmanınsa henüz yolu yok. Savaş gezegeni Mars’tan yakın vadede medet umanlaraysa karnım tok. Ateşiniz bol olsun, rastgele yolcular.

Geliyor muyuz Neptün’le kaos terapiye geri? Bu değişmez, kadersel bir çizgi mi, uyanıp tekrar uykuya düştüğümüz bir kısır döngünün ivmesi mi? Ne yani, galaksi mi değiştirmeli? Arrival’daki oniki gemi gibi Battlestar Galactica‘da oniki koloniden oluşan insan-cylon galaksisinde ne denmişti?

All this has happened before and will happen again

again

again

Belki de ‘yaşadıklarımızla kavga etmek’ yerine ‘yaşadığımızı’ kaosuyla birlikte kabul etmeli. Bunların neden olduğunu değil, bizi nereye götürmek istediğine bakmak bakış açısı getirir mi? İlham için gidip biraz müzik dinlemeli. İşte en mis kokulu kaos terapisi. Başka bir dünyanın sesi. Kaosun bedenini bu çözer mi?

6 thoughts

  1. Dil üzerine okumaya başladığımdan bu yana en çok etkilendiğim konulardan biridir dilbilimsel görecelik. Birçok farklı konu vardı ama Sapir-Whorf çok ilgimi çekmişti. Üzerine düşündükçe insanın aklının ipleri epey bir geriliyor, yer yer kırp kırp kopuyor 🙂 Arrival’da işlenen hâliyle de gerçekten çok hoşuma gitti. Yine bugünlerde bol bol bu konuyu düşünür oldum.

    Liked by 1 kişi

  2. Müzik süper, umarım marmarise de gelir film 🙂 aslı arkadaşımız ta yeni yüzyıl günlerinden. vurucu yazar. keşfetmene sevindim, keşke hapishane vesile olmasaydı…

    Beğen

  3. Aynı zamanlarda okuyormuşuz Kırmızı Pelerinli Kent’i; ben de yeni bitirdim… İçim daraldı, ama romanın işi de buydu zaten: “Sözde cennetlerin nasıl da gerçek cehennem olduklarını irdelemek”. Güzel bir yorum Neslihan’cım. Dünyanın korku tünelinde gitmeye devam ediyoruz. Bu da insanın, insanlığın evrimi ola.

    Liked by 1 kişi

  4. Enteresan bir şekilde daralmadım okurken. Özellikle Kabuk Adam’da birkaç sene evvel Zanzibar’a yaptığımız seyahat aklıma geldi. Sözde cennetlerin cehennemliğini o zaman farkedip çarpılmıştım. Üç tane ayrı blog yazısına da taşıdıydım. Zaman, korku tüneli gerçekten değil mi? Evrim insanın mı dünyanın mı acaba? Cevapsız kalan bir sürü sorum var, hatta cevaplanmasın, hemen o cevaplar fabrikalarda üretilip önüme konmasın, sadece havada öyle asılı dursun, bize baksın.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s