Bir Şey Olmuyor

Gözümü açtım. Yataktan başucumdaki telefonuma uzanıp baktım. Saat 08.00. Bir tane bile whatsapp mesajı yok. Normal değil. Uygulamaya girdim. Bağlanıyor yazıyor, bağlanamıyor. Facebook’u açtım. Yüklüyor gözüküyor, şebeke hatası veriyor. Nereyi tıklasam takılıp takılıp kalıyor. Onbeş dakika cebelleştikten sonra bir acayiplik olduğuna uyandım, vpn’i açtım. Peşisıra mesajlar düştü. Erişim olmayan mesajlar ve medya kanalları erişilebilir oldu, aslen erişim yok. O yok, bu yok. N’oluyor?

Önüme ilk gelen, Contemporary İstanbul açılışına II. Abdülhamit’i küçük düşüren bir eser olduğu gerekçesiyle baskın yapan grubun haberi oldu. Heykel kaldırılmış, arbede önlenmiş. İçimde birşeylerin kıvrıla kıvrıla yükseldiğini hissettim. Başım zonklamaya, kalbim hızla çarpmaya başladı. Bunun hemen önceki gece okuduğum Sultan Abdülhamit’i rüyasında gören Turgut’la alakası var mıydı?

Rüyasında, rüyanın hemen başlarında, padişah Sultan Abdülhamit’i gördü. Koyu kırmızı büyük bir salonda, bir divanın üstüne, Sultan Abdülhamit, elbiseleriyle uzanmıştı. Başında kırmızı bir fes, parlak siyah redingotunun üstünde de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdele vardı. Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın hemen yanıbaşında duruyordu. Abdülhamit bu örtüye yer yer sarınmıştı. Tıpkı anlatıldığı gibi ufak tefek, koca burunlu ve kara sakallıydı. Turgut, Sultan’a bu kadar yakın olmaktan biraz mahçup ve ürkek, konuşmadan Abdülhamit’i seyrediyor, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışıyordu: ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum. Bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordu kendini: neden korkacakmışım Abdülhamit’ten? Fakat, hiç konuşmayan bu küçük adamda ürkütücü bir otorite vardı. Başıyla Turgut’a işaret etti. Turgut da divanın yanındaki sandalyeye oturdu. Abdülhamit’i şimdi çok yakından görüyordu. İkisi de susuyordu. Birden, Sultanın sarındığı örtüler kımıldadı; ipek kumaşın arasından, Turgut’un o ana kadar farketmediği bir adamın başı ve kolları yavaşça dışarı çıktı. Allah Allah, dedi Turgut içinden, bu ince örtülerin altında bir insan olduğunu nasıl farketmedim. Yılışık, her an sırıtan bir adamdı bu; Abdülhamit’in ciddi ve ağırkanlı duruşuna hiç uymuyordu. Sultan, Turgut’un aklından geçenleri anlamış gibi: “Önceden belli olmaz,” dedi. “Divanın ortasında onun için oyuk bir yer yapılmıştır. Hep orada yaşar.” Adam, örtülerin içinde yılan gibi kıvranıyor ve yüzündeki iğrenç gülümsemeyle Turgut’a bakıyordu. “Şimdi ne yapıyor?” diye sordu Turgut. Kayıtsız bir tavırla karşılık verdi Sultan: “Bana sevgisini gösteriyor.” Turgut, bağlanmış gibi, iskemleden ayrılamıyordu. “Ben isterseniz gideyim,” gibi birşeyler mırıldandı. “Lüzum yok,” dedi Sultan. “Alışıktır kıvranmaya. Senin yüzünden değil.” Adam, gülüyor, kıvranıyor ve bir yandan da: “Öyledir efendimiz, buyurduğunuz gibi,” diye tekrarlayıp duruyordu. Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sordu birdenbire. Sultan, başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” dedi. Adam kaybolmuştu. Sultan, eliyle örtünün altını yoklayarak: “Yorulma artık sen Dilazer!” diye seslendi yatağın altına. Kıvrımların arasından Dilazer’in sesi geldi: “Vazifem, efendim.” “Sen sıkılma “Turgut Bey oğlum; Dilazer alışıktır.” Ayaklarını altına topladı, bir eliyle siyah mesini tutarak sözlerine devam etti: “Ben, bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağınızı biliyordum. Ben ve Dilazer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilazer! Çok marifetlidir: istediğin kılığa girer.” Dilazer, siyah mesin altından başını çıkardı: “Girerim.” “Sizin hatanız buradaydı: Dilazer’in yerine koyacak adamınız yoktu.” Dilazer, Turgut’un sandalyesinin yanında göründü, Turgut irkildi. Yılan adam sırıtarak: “Adamınız yoktu,” dedi ve gene kayboldu. Turgut yerinden fırlamak ve “Olmaz!” diye bağırmak istedi. Sesi çıkmadı. “Kalkmalıyım,” dedi. Kalkmazsam, Dilazer, beni de Sultan’dan yana sanacak. Abdülhamit’in yüzüne baktı: sakalını tutmuş düşünüyordu Sultan. “Cumhuriyet, bu duruma bu kadar kayıtsız kalamaz.” diye haykırmak istedi. “Bunlara göz yumamaz!” Yerinden kalkmaya çalışarak Abdülhamit’e doğru uzattı ellerini. Oda kararmıştı, divanı göremiyordu artık. “Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde, bunlara neden mi engel olmuyorum? Duyduğu bu yeni sese çevirdi başını. “Gücüm yetmiyor,” dedi ses. Oda biraz aydınlandı: Turgut’un karşısında Mustafa Kemal duruyordu. Onu resimlerinden tanıyan biri için kim olduğunu anlamak çok güçtü; fakat Turgut tanıdı. Mustafa Kemal çok şişmanlamıştı. Saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmıştı. Sesi yorgun çıkıyor, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünüyordu. Buruşuk yüzü beyaz kıllarla kaplıydı. Eski bir ropdöşambr giymişti.

Turgut, bütün gücünü toplayarak konuşmaya çalıştı: “Nasıl olur? Siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” Mustafa Kemal, çaresizliğini gösteren bir hareket yaptı. Turgut, ona doğru ilerlerken ter içinde uyandı.

Tutunamayanlar, Oğuz Atay

Sanata, kültürel hayata yapılan saldırı içimi parçaladı. Bileylendim. Yatakta dik pozisyona geçip internette orayı burayı taramaya başladım. Baskın neydi ki? Gözaltı haberleri, fotoğraflar, tweetler üst üste, patır patır düşmeye başladı. Üstüne bombalama, ölü ve yaralı sayıları, açıklama yapan bakanlar, bana pek anlam ifade etmeyen konuşmalar… Ani bir hareketle yanımda uyuyan Bey’i dirseğimle dürttüm. Kalk Bey kalk, bir şeyler oluyor. Bey uykusundan fırladı. Saç baş bir tarafta tek göz hala kapalı, n’oluyor, dedi. Korktum. Gereksiz korkutmuştum. Ay yok, bir şey olmuyor, dedim, sakin ol. Baskın, gözaltı, bomba.

..

Ertesi gece saat 22.00 civarı Barbaros Bulvarı’ndan yukarı çıkıyoruz, birinci köprü girişinin yanından geçiyoruz. Adı değişen köprü girişinden. Yollar boş. Bomboş. Bir Cuma gecesi dillere destan trafikli İstanbul için normal değil. O deli kalabalık üstüne bu in cin top boşluk ürkütüyor. Balmumcu civarında kırmızı ışıkta duruyoruz. Yanımızda bir iki araba. Direksiyonda ben. Askeriyenin oradan büyük bir gürültü kopuyor. Patlama mı çarpma mı çarpışma mı anlayamıyoruz. Bey de ben de arabada siniyoruz. Gayriihtiyari arabayı hafif sola kaydırıyorum. Ani bir hareketle başımızı sağa çevirip n’oluyor diye bakıyoruz. Ay yok, bir şey olmuyor. Gece 22.00’de iş makineleri, kepçeler, greyderler orayı burayı patlata çatlata çalışıyor. Yıkılan memleketin inşaatı gece gündüz devam ediyor.

..

Cumartesi Pazar Carl Gustav Jung’un rüyalarla çalışmasının bir devamı olarak Arnold Mindell tarafından geliştirilen Süreç Odaklı Psikoloji (Dream Process Work) eğitimine katılıyorum. Atölyede çember oluşturuyoruz. Rüyalarımızın bedenlerimizde yarattığı semptomlara, onların anlamına, ilişkisel yansımasına ve dünya boyutundaki politik çıkışlarına bakıyor, rüya bedenlerimizi inceliyoruz. Bazen önümüzde büyük kağıtları renkli kalemlerle boyuyoruz, bazen ayakta odanın bir yerinden ötekine hareket edip sesler çıkarıyoruz. Kendi deneyimlerimizi model ekseninde çemberin ortasına koyarken rüyalarımızın içinden geçenlerin birleştiği noktaları görüyoruz. Patlayan volkanlar, yıkan depremler, yutan çukurlar, kabaran okyanuslar, öfke, korku, endişe, hüzün, çaresizlik, sıkışmışlık… Yapılan bir egzersizde zorbalık ve kurbanlığı iki ayrı kutup olarak içselleştirip birleşiminden öze ulaşmaya çalışıyoruz. Çalışma sonunda şunu farkediyoruz. Hislerimiz ve tepkilerimizle hepimiz memleketin ayrı bir duygusunu temsil ediyoruz. Çalışma kanal oluyor, biz o enerjilerin somut bedenleri. Kimimiz şükran duyuyor, kimimiz hayalkırıklığı yaşıyor, kimimiz çalışmadan kopup çember dışına çıkıyor, kimimiz çemberden güç alıyor, kimimizse çalışmanın yoğunluğuyla tükenip kalıyor. Bir sonraki egzersize hepimiz direnç gösteriyoruz, o aşamaya geçemiyoruz, istemiyoruz, yapamıyoruz. Normal mi? Değil. N’oluyoruz? Ay yok, bir şey olmuyoruz. Olduğumuzla kalakalıyoruz. Nerede olduğumuzu görüyoruz. Yalnız olmadığımızı.

Kaldırımımda Bir Çukur Var: Beş Kısa Bölümlük Otobiyografi *

Bölüm I

Sokakta yürüyorum
Kaldırımda derin bir çukur var
İçine düşüyorum
Kayboluyorum..çaresizim
Benim hatam değil
Çıkışı bulmak bir ömür sürüyor

Bölüm II

Aynı sokakta yürüyorum
Kaldırımda derin bir çukur var
Görmezden geliyorum
İçine yine düşüyorum
Tekrar aynı yerde olduğuma inanamıyorum
Ama benim hatam değil
Dışarı çıkmam çok uzun sürüyor

Bölüm III

Aynı sokakta yürüyorum
Kaldırımda derin bir çukur var
Orada olduğunu görüyorum
Yine de içine düşüyorum..bu bir alışkanlık..ama

Gözlerim açık.
Nerede olduğumu biliyorum.
Benim hatam.
Hemen dışarı çıkıyorum.

Bölüm IV

Aynı sokakta yürüyorum
Kaldırımda derin bir çukur var
Etrafından dolaşıyorum

Bölüm V

Başka bir sokakta yürüyorum.

Portia Nelson

…..

Bu sabah uyanıyorum. Hala yorgunum. Sanki bütün haftasonunun ağırlığını üstümde taşıyorum. Uyumak istiyorum, Coffee’nin ıslak burnu ve sallanan kuyruğunun rüzgarıyla pes ediyorum. Kalkıyorum. Bedenim evin içinde yavaş yavaş hareket ederken sabaha karşı gördüğüm rüyanın bedenime geldiğini farkediyorum. Bir stüdyoda şarkı söylemeye hazırlanıyorum. Sesim pek iyi çıkmayabilir, diyorum. Stüdyodaki sesçi hemen beni harcıyor, başkasına okutalım, diyor. Hayır, diyorum, o kadar değil, deneyeceğim. Süngerli bej kulaklıkları başıma geçiriyorum, sessizliğin hüküm sürdüğü kulaklarıma odaklanıyorum. Bir nefes alıp veriyorum. Başlıyorum. I’m only human / I do what I can / I’m just a man / I do what I can / Don’t put the blame on me / Don’t put your blame on me.

* Şiir çevirisi bana ait. Şiirin özgün ismi There’s A Hole In My Sidewalk.

 

mevlanasiir
 

2 Replies to “Bir Şey Olmuyor”

  1. Türkan çok teşekkürler. Sen de beni. Paylaşıp yazdıkça iyi bir şeyler ‘olabilir’, açılabilir mi içimizde, dışımızda? Sevgiler..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s