Saç bir kadın için mühim mesele. İster doğal renginde ister boyalı, ister bakımlı ister salmalı. Saç dediğin dış dünyada taşıdığın imajın ayrılmaz bir parçası.

Kavun gibi sarı doğup toprak gibi kumral serpilmişim, ama bunun yakın zamana kadar pek farkında değildim. Kapağı liseden üniversiteye atar atmaz doğanın verdikleriyle yetinmeyip saçlarımın rengini adım adım açmaya yeltendim. Aslen kendimi hep sarışın bildim. Sarı saçlarımdan ben sorumluydum. Işığa doğru uçan sinekler gibi ben de limonun elli tonuna kapılıyor, kendim ve ötekinin büyülenen bakışlarıyla daha da açığına davranıyordum.

O saçlar beni, ben onları yirmi küsur sene karşılıklı taşıdık. Bütünün ayrılmaz parçalarıydık. Kardeşimin eşi tanıştığımızda bana ‘sarışın’ lakabını taktı. İş hayatından çıktıktan bir müddet sonraysa sarı saçlar koyu kumrala boyandı. Geçmişin boyaları zaman içinde aktı, aktı. Bir sene sonunda şimdinin rengi ortaya çıktı. Küllü kumral candı. Beyazlar babında hala ümit de vardı. Ah o doğal boyasız saçlar nasıl da özlemle kucaklandı. Bir süre, kardeş olup sanki yeni tanıştırılmış gibi hallerde gezen kumral ve yabancı suretlerim aynalarda birbirine baktı. Eş dostun ‘seni arkadan tanıyamadık’ından tutun da ‘senin Bey’in yanındaki kumral kimdi?’ diyen geyikleri arttıkça kumrala kenetlenme katlandı.

Gel gel sarışınım gel / Gel sana alışığım gel

Sarışın lakabıysa değişmedi, kaldı. Görüntü gitmişti, imaj oradaydı. Giyinilen sarı anlamını mı yitirmişti, yoksa derdim daha derinlerde miydi? Bir renkten soyunup çıplaklaşmak gerçek rengin ne olduğunu görüp anlamak mı demekti?

Ta onbeşli yaşlarda voleybol antrenmanı sırasında aslında sarışın, ama daha o zamandan saçı boya destekli bir takım arkadaşım yazın rengi açılmış saçlarıma bakıp ‘boya mı?’ diye sormuştu. O kendince iyi birşey söylüyordu. Bense alınmıştım. Boya da ne demekti? Daha kaç yaşındaydık ki? Öte yandan o keskin kokulu kaynatılmış papatyalarla, zeytinyağlarıyla, hatta bazen oksijen sularıyla yaz güneşi altında saç diplerimi açmaya davranan ben değildim de kimdi? Güneşin öptüğü dalgalı saçların rüzgarda danseden ince tellerine neler verilmezdi.

Hey onbeşli onbeşli

Velhasıl seneler senesi ‘benim’ dediğim renk farkında olmadığım bir terkedişle hayatımdan çıkıverdi. Bilinçdışı sazı eline almış, tohumları araya bir yere bırakırken arka planda duymadığım türküler çalmaktaydı.

Sarı saçlım, hasretimsin sen / Karadantel sokağında ben

Geçtiğimiz haftasonu yurtdışına taşınacak bir dostun evinde kavuşma vaktiydi. Gecesini gündüzünü, kutlamasını ayrılığını paylaştığımız onbeş seneye koca bir televizyon ekranından yıl yıl ayrılmış fotoğraf albümleriyle tekrar şahittik. Bir nevi zaman tünelinden geçtik. Şimdinin gözünden kendimi inceledim. Her bir sene farklıydım. Saçım, kaşım, cildim, bakışım. Belki de değildim. Sadece aynı rengin farklı tonlarını içermekteydim. Olsun. Gençtim, tazeydim, gösterişliydim. Dış dünyada, görünen muhitlerdeydim.

Her bir fotoğraf karesi gözümüzün önünden geçerken arkadaşlarımdan sarı renge, kısa saça, frapanlığa, sıradışı bir modele tekrar dönmem, o beni yeniden sahneye getirmem için çağrılarla karşılaştım. Bu çağrılar hep masamdaydı gerçi ya, arkasını dönüp çıkan, istenmiyorsun artık diyen bendim, başkası değil.

Şimdi gel de gör beni / Bambaşka biri

Sana atfedilenlerle senin kendine atfettiklerinin, senden istenenlerle senin istediklerinin elele tutuşmadığı zamanlar olur ya hani. Bir sürü övgü alırsın, ama sen kendine bir türlü o değeri veremezsin. Ya da sen yükseklerde iyi hissedersin, halbuki dışarıda taşlanır, eleştirilirsin. Öyle bir uyumsuzluktu benimki. Zaman ve alan problemimiz vardı. Tutturamıyorduk dışarıda görünenle içeride kaynayanın kıvamını. Şampanya ikram edilirken ıhlamur istiyor, iş dünyasından konuşurken soyut kavramlar arasında geziniyordum.

Dili geçmiş zaman kullanınca bunlar bitti, ta taa gibi bir anlam çıkmasın. Biten birşey yok çünkü hayat ve ben yola devam ediyoruz. Ve fakat kafadaki kalıplar beklenmedik bir zamanda yıkılıp ışığın kaynağına işaret edebiliyorlar. Sapsarı, sıcacık, umut dolu bir ışık. Kendi ellerinle kasaya kapatıp gömdüğün, üstüne zincirler vurup kilitlediğin bir renk. Senin parçan.

İşte bu kız arkadaş toplantısında bağırış çağırış kahkaha gözyaşı eşliğinde birbirimize saç baş kılık kıyafet üstünden son derece laylay loyloy atıflarda bulunurken benim de içimde böyle bir kapı açıldı.

Geri dön geri dön / Ne olur geri dön

İçinde rahat etmediğim, artık beni temsil etmediğini hissettiğim o yirmi küsur yıllık sarışın kadının aslında hala orada olduğunu farkettim. Kısa ya da uzun saçlı, uykulu ya da kahkahalı, oturan boğa ya da kuduran sıpa, elindekinin hakkını veren bir dünyalı.

Sarışınlıktan kumrallığa geçiş içimdeki siyah ve beyazı keşfe mi yaramıştı? Geri dönülmez sınırların tanımı, ya hep ya hiçin dışarıya yansıması, geçmişini kucaklamayan gölgenin hortlaması.

Baharda katıldığım Jung Psikolojisi Semineri’nde ikili ikili çalışırken içimdeki siyah ve beyazı bana ilk defa o gün eşleştiğim takım arkadaşım atfetti. Otomatik olarak inkar ettim. Hayır, dedim. Ben siyah beyazcı değilim. Etmemle durup geri çekildim. Haklıydı, sınırlarımın keskinliğiyle acıtıcılığının farkını bana aynalamıştı.

Sana benim gözümle / Bakan gözler kör olsun

Saç köklerimin içeri doğru uzandığı yerlerde, beynimin kıvrımlarında dolaşan sinirlerde, birbirine elektrik akımıyla iletilen sinyallerde nasıl bir alışveriş oldu bilmesem de zihinsel sınırlarımdaki açılımla rahatladım. Siyah ya da beyaz, sarışın ya da kumral, hepsini halen içerdiğimi, zamanı gelince başka renklere açılabileceğimi, artık içimdeki sarının tonlarını saçlarıma taşıyabileceğimi hissettim. Belki de sarı saçın tanımını, ona yüklediğim anlamı değiştirdim. Böyle böyle aslında inkar edip defettiğim bu taşıyıcının ayrılmaz bir parçam olduğunu bilincime bugün ancak getirebildim. Dünyayı dolaş gel, üstünde duracağın yer yine kendi ayaklarının üstü.

Dönmek, mümkün mü artık / Dönmek, onca yollardan sonra

Bir şeyi daha farketttim. İnsanın ne kadar, ne kadar tekrarcı olduğunu. Hem de sıkıcılık derecesinde, tarihin tekerrürü paralelliğinde. Takılıp kalmak değil bahsettiğim, ama sürekli aynı yerde takılmak. Zaman geçse, tecrübeler eklense, olgunlaşma adımları ağır ağır atılsa bile sınavlar hep aynı yerden. Yine mi aynı şey? Yine aynı şey. Özü değiştirmek mümkün değil. Hem niye değiştiresin? Bir tane daha sen var mı, yok. Ama özünün temeline basarak öğrenmek, ilerlemek mümkün. Bazen güle oynaya, bazen kafa göz yara kanata.

Çok mu vahşi oldu? Sıkıcı bir vahşilik de kol geziyordur belki. Saçından tutulup sürüklenenler, tercihine bağlı yakılanlar, yaşından bağımsız tecavüze uğrayanlar, kimliğinden mütevellit yok sayılanlar. Satürn ve Mars artık tam kavuşmuşken fırsattan istifade kollayanlar.

Neyse. N ile s bile biraraya gelemiyor ya, gelmiş varsayayım ve yine küçük hayatımın büyük sorunsalına döneyim.

Belki tonlardan ton beğenir değişirim, belki beğenmem kalırım, mesele bu değil. Mesele kilitleyip üstüne zincir vurduğum kasayı açmaya cesaret edecek hale gelebilmem. Henüz değil, henüz değil, halen hallerin elli tonunu keşifteyim.

Bir arkadaşım tutkularıma geri döneyim, yeniden bulayım diye yaz başında Grinin Elli Tonu’nu üç cilt halinde okumam için verdi. Orada da sıkı bir inkar halindeyim. Kitaplar tuğla bloklar gibi koyu koyu bakarlarken ben sarılar kumrallar arası gezintideyim.

Sessiz sevdasız açardın gecelerde / Kimse bilemez, göremez kuytularda

Yazmaya başladığımda büyük bir aydınlanma hissi yaşamamla şu an sözcüklerimi tamamlarken aynı sıkıcılık ve tekrar hissi arasında debelenmekteyim. Yazıyı yok sayıp elemeli miyim, yoksa mükemmel olmasa da yayınlamalı, yola devam mı etmeliyim? Güneş Başak’a mı girmişti? Demek ki tıkır tıkır işlemeliyim.

Söyleyin şimdi bana, saç işte deyip geçebilir miyim?

Benim saçımın kırmızısı doğal” dedi masanın öbür ucundaki kırmızı saçlı kadın. Hem özür diler gibiydi hem de gururlanıyordu: “Bakın, doğal kırmızı saçlılarda olduğu gibi benim yüzümde, kollarımda çiller var. Tenim beyaz ve gözlerim de yeşil.”

Herkes bu kadına cevabım ne olacak diye bana döndü.

Sizin saçınızın kırmızısı doğuştan, benimki ise kendi kararım” dedim hemen anında.

Her zaman böyle hazırcevap değilimdir, ama bu çok düşündüğüm bir konuydu. “Sizin için Allah vergisi, doğuştan kader olan şey, benim için bilinçle yapılmış bir seçimdir.”

Biz sonradan kırmızı saçlı olanlar için, saç rengi seçilmiş bir kişilik demektir. Bir kere saçlarımı kırmızıya boyattıktan sonra geri kalan hayatımda kırmızı saçlarıma bağlı kalmak için çırpındım. s. 175

.

Fransızca ve İngilizce çeviri oyun metinlerinden ve kitaplardan bulduğum, kırmızı saçlı kadının Batı’da öfkeli, kavgacı, huysuz kadın anlamına geldiğini gösteren birkaç sayfa okuttum Turgay’a, ama aldırmadı. Bir kadın dergisinde, bir Avrupa gazetesinden olduğu gibi alınmış ‘Erkeklere Göre Kadın Tipleri’ diye bir yazı vardı. Kırmızı saçlı kadının güzel resmi altında, ‘esrarengiz ve öfkeli’ yazıyordu. Dudakları, havası bana benziyordu. Dikkatle kesip duvara astım, ama kocam resimle ilgilenmedi. Bütün solcu ve enternasyonelci pozlarına rağmen fazlasıyla yerliydi kocam. Ona göre, bu ülkede kırmızı saçlı kadın şu veya bu şekilde çok fazla erkekle birlikte olmuş kadın demekti. Bir de saçlarını bilerek kırmızıya boyuyorsa, bu kimliği bilerek seçiyor demekti bu. Tiyatro sanatçısı olmam, suçumu ancak bir çeşit oyuna dönüştürerek hafifletiyordu. s. 183

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk

Catania

12 thoughts

  1. Evet her halin ayrı güzel çünkü hepsi başka bir durumu ruh halini ifade ediyor ama öte yandan o kısa sarı saçlar herkesin cesaret edip böylesine havalı ve alımlı taşıyabileceği şeyler değil. Yani ben de destekleyenlerdenim.
    O gece gerçekten anlamını buldu. Herkes başka bir yere daldı gitti. Derinlerde unutulmaya yüz tutmuş ama anlamı büyük herşey gün yüzüne çıktı. Harikaydı harika.

    Liked by 1 kişi

  2. Film şeridi gibi akan görüntüler nerelere getirdi, değil mi? Hem çok eğlenceli hem de pek derindi. Düşünenin aklına sağlık. 🙂
    Dediğim gibi, saç deyip geçmemeli. Sağol varol Demeti. 🙂

    Beğen

  3. Saç önemli mevzu. Belki de geçtiğimiz evrelerin dışa vurumu olduğundan bir ifade biçimi. Kısacık, kumral saçlarla; şekilsiz kesilmiş özensiz saçlarla kişiliğimi bulmaya çalıştım uzun süre. 42 yaşımı süren, 2 çocuklu bir kadın olarak; kınanın verdiği sağlık ve parlaklığa teslim olmuş, uzun saçlarım var şimdilerde. Öyle mutlu ve uyumluyum ki onlarla 🙂 Anlatabildim değil mi? O şekle şemale giren ruhum benim aslında. İçimde varolan ve benim nice yaşanmışlıklardan sonra keşfedebildiğim, dahası keyfine varabildiğim ruhum 🙂

    Üstelik kırmızı saçlı, çilli, harika bir de kız annesiyim 🙂

    Liked by 1 kişi

  4. Yaşıtız ve benzer deneyimlerden geçmişiz. Birbirimizi anladığımızı görüyorum. 🙂 Geriye dönüp baktığımda saçlarımla ilgili yaptığım her türlü değişiklik ve denemenin arkasındayım, mutluyum, ama bunların o zaman için özellikle bir anlamı ya da belki derinliği demeliyim, yoktu. İçine girip irdeleme zamanı şimdi.
    Sizin kınalı saçlarınız için hissettiğiniz şeyi ben dört senedir doğal renkli saçlarımla -aşk halinde- yaşıyorum. Öte yandan insanın içinin dışına yansıması diye birşey varsa, sizin ruhun şekle şemale girmesi dediğiniz, işte orada bazen dışarıya kapattığımız kapıların kendimizi kendimize kapatmak olduğunun ayırdına varıyorum.
    Kırklar bambaşka bakış açıları getiriyor ve şu an buna bayılıyorum. 🙂 Sevgiler..

    Beğen

  5. Harika bir yazı Neslihan! Saç olayı hassas ve önemli. Ben de uzun uzun yazabilirim bugüne kadarki denemelerimi, kınayla başlayıp neredeyse sarışın olacak kadar değişik ben’leri; her ne kadar on yılı aşkın bir süredir beyazların olmamasının da avantajını kullanmak için hiç bir değişiklik yapmadan doğal halimde kalsam da… Bundan sonraki seni merakla bekliyorum 🙂 Sevgiler…

    Liked by 1 kişi

  6. Kendimi bildim bileli saçlarım uzun ve yıllardır modeli hiç değişmedi. Kuaförlerden sıkıldığım için gidemediğimden kendim kesiyorum. Boya(t)mıyorum. Öğrencilerim saçımdaki beyazları görünce telaşlanırlar “aaaaa Ms Soydan, saçınızda beyaz vaaaaar!” Takılan arkadaşlar olur arada, “sıkılmıyor musun yıllardır aynı saçtan” diye. Sıkılmıyorum. Karakterimin önemli bir parçası gibi geliyor saçlarım bana. Özgürlüğümü, bağımsızlığımı, özgüvenimi ve hayat neşemi yansıtırlar sanki. Sahildeki kumlara da seriveririm onları düşünmeden, taşa toprağa da. Yaşadığım her anın keyfinin ve hüznün saç uçlarımdan bedenime sızacağını bilirim.

    Beğen

  7. Neslican, belki hatırlarsın, orta 1 ya da 2’ydi; Alban bizden bir ‘conflict’imizi yazmamızı istemişti. Ben saçlarımı yazmıştım. Hiçbir zaman dizginleyemediğim ama kıvırından da renginden de vazgeçemediğim saçlarım… Hatta ertesi gün fön çektirip gelmiştim de beni tanımamıştınız 🙂 bi daha da bu yorgun saçlar fön yüzü görmedi zaten.. Benim kafamı karıştırmaya, fırçaları zorlamaya, deniz ve güneşle sararmaya devam ediyorlar.. Saç çok önemli, evet, beni kısa ya da düz koyu saçlı düşünsene! Amanın o kim?!

    Beğen

  8. Bak şimdi, nereden nereye. 🙂 Kısa kesim bir derece, çünkü hala kıvır ve sarı olacaksın, ama seni düz ve koyu renk saçlı düşünemiyorum!

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s