Yirmibeşinci Yıl

Liseyi bitirdikten sonra mezuniyetimizi kutlamak üzere okula dönmem tam onbeş yılımı aldı. O onbeşinci mezuniyet yılı hayatımın kritik zamanlarındandı. Bey’le evlenmeye karar vermiştik, işimde tatmin olduğum bir pozisyon ve meşguliyetteydim, hem geri dönüş hem ileriye bakış temalarını içeren bir döngünün içindeydim. 

Onbeş sene dedin mi astrolojik saatim çalışır. Bu, Satürn döngüsünün neredeyse yarısıdır. Onbeş sene sonrasıyla onbeş sene öncesi birbirlerine bir aynadan yansıyan iki kişi gibi bakarlar. Öncesi masanın bir tarafıdır, sonrası karşısı. Farkındalık da denebilir, ayrılık da. Hepsi sorumluluk içerir. Şimdinin gerçeğini görmeyi, ertelememeyi, bunun için eleme yapıp çalışmayı gösterir. O zaman yaptıklarının ve yapmadıklarının sonucunu gördüğün, karar vermen gereken zamana işaret eder.

Bu yaşımda bile hala liseyi bitiremediğim, kötü kötü notlarla dolu koca koca karnelerin burnuma sokulduğu rüyalar görürüm. Üniversite değildir mezun olamadığım, lisedir. Üniversite sınavını kazandığımı, diploma aldığımı rüyadayken bile bilirim, ama yine de o kırmızı tükenmez kalemle doldurulmuş, bütünleme bütünleme bütünleme yazan ve beni sınıfta bırakma ihtimali olan başarısız karnenin sıkıntısını bir türlü içimden söküp atamam. Okuduğum lisenin üstümde öyle bir ağırlığı vardır. Böyle bir okulu zamanında bitirmenin dayanılmaz hafifliğinin de mezuniyet sonrası aman bir müddet uzak dursun psikolojisini getirdiğini inkar edemem.

Benim okuduğum dönemde orta öğretim altı seneden ibaretti. Bizim okul yabancı dille eğitim verdiğinden ilk sene İngilizce hazırlık sınıfını da ekleyince toplam eğitim süresi yedi seneye çıkardı. İşte, bir Satürn vurgusu daha. Başladığın zamanki nokta, bitirdiğin zamanki noktaya meydan okuma açısında. Bir nevi mücadele tadında.

O mücadelem liseden sonra gelen üniversitede değildi. Meydan okuma hep lise kısmındaydı. Bir şekilde üniversiteyi bitirip diploma alacağımı, iş hayatına atılıp çalışacağımı biliyordum. Hazırlığım bunaydı. Kendi ayaklarımın üstünde durduğum bir iş hayatı. Üniversiteyi bitireli yirmi sene oldu, dün gibi hatırlıyorum, ama Mezunlar Günü’ne kaç kere gittim emin olamıyorum. Gitmek ya da gitmemek gibi kaygılar taşımıyorum. Halbuki ortaokul ve lise dönemi öyle değildi. Aynı şekilde lise mezuniyet törenlerine katılmak da. Hep o soğuk başöğretmen Satürn misali okulun tepeden bakıp ‘İyi çalıştın mı? Doğru yaptın mı? Uygun davrandın mı? Başarılarına başarı kattın mı?’ deyip beni sorguladığını kafamda kurguladım. Eh, bu okuldan çıkmış başarılı iş kadınları olarak Frau Rottenmeier, Halide Edip, buldog, pitbul gibi lakapları boşuna kapmamıştık. Bu lakapların olumlu anlamda kullanılmadıklarını tahmin edersiniz. Hepsi gerçek insanlar, gerçek yaşanmışlıklardır.

Geçtiğimiz haftasonu liseden mezuniyetimizin yirmibeşinci yılı için okuldaydım. Onbeşinci, yirminci, şimdi de yirmibeşinci yıl kutlamalarına katılarak kutsal üçlemeyi tamamladım. Fiyuv. Artık kırkıncı seneye dek bir ara verip nefes alırım!

Şakası bir yana, çeyrek asır anlamına gelen yirmibeşinci mezuniyet senemiz, şimdiye kadar bizim dönemin en çok katılım gösterdiği yıl olarak kendi içindeki rekorunu kırdı. Her dönem mezunlarının okuldaki oditoryumda sahneye çıkıp kendilerini gösterdikleri, seçtikleri sınıf temsilcilerinin dönemleri adına bir konuşma yaptığı törende çeyrek asırlık olmanın ayrıcalığına en son sahneye çıkma şerefiyle nail olduk. Ne yazık ki çok sıcak ve uzun bir günün sonunda salonun yarısı boşalmıştı. Yine de senenin en iyi konuşmalarından birine sınıf temsilcisi arkadaşımızın imza atması gururlandırdı.

Biz çıkana dek yetmişbeş yıllık mezunları da sahnede gördük, beş senelikleri de. Yaşı en kıdemli olanlara neredeyse gözyaşları içinde bakıp hayranlık duyar, kendi geleceğimizi onların üstünden öngörmeye çalışırken, en gençlerin ağızlarından kaçırdıkları ‘bu yaşlara varıp da buralara gelmek inşallah bizlere de nasip olur’ sözleri bütün salonun işaret parmaklarını kaldırıp sallamasına, tatlı ekşi gülüp ıslıklarla alkışlamasına neden oldu. Gençler sahnede kızarıp bol kıkırdadılar, ama duruşlarından pek de ödün vermeden sahnede arkalarını bize dönüp selfie’lerini çekmeyi ihmal etmediler. Bizlerse onların gözünden kendi yaşlarımıza, kendimizi hala genç sanma hallerimize baktık. Genciz tabii ya dedik, hatta kimimiz okul zamanı üniformamız olan yeşil iskoç eteğimizi bile giydik.

Tüm bunların ötesinde, geçmiş senelerden farklı olarak dikkatimi çeken bir rekabet unsuru vardı sahneye çıkan sınıfların konuşmalarında. Herkes ne kadar farklı, ayrıcalıklı bir sınıf olduğundan, ne renkler, ne akıllar yetiştirmişliklerinden bahsediyordu. Meslekler, unvanlar havada uçuşuyordu. Her sınıfın çıkardığı profesörler, doktorlar, avukatlar, mimarlar, mühendisler, akademisyenler, girişimciler ve bankacılar bankacılar bankacılar…

Meslek sahibi olmak, hayattaki başarılarının temelinin işte bu okuduğumuz okulda atıldığını bilmek gurur vericiydi tabii. Neydi beni bu anlamda bir nebze rahatsız eden peki? Tam da bu üstümüze dikilen hayatlar ve mesleklerin kendisi olabilir miydi?

Okulumuzun verdiği gerçekten sıkı ve zorlu eğitimin ötesinde çok nitelikli sosyal kulüpleri, grupları, etkinlikleri vardı ve bunlar hepimizin gelişiminde belirleyiciydi. Bu kulüpleri yetenekleriyle dolduran bir dolu öğrenci neden bu yeteneklerini yetişkinliklerinde mesleklerine, kişisel değerlerine ya da hayat yollarına dönüştürmemiş de hobi olarak geride bırakmış ve tanımlı mesleklerin yolundan gitmişlerdi? Gerçekten başarmış mıydık, yoksa olmamız gereken kalıplara girip harcanmış mıydık? Bizim dönemden çok iyi tiyatrocu, müzisyen, sporcu, yazar, ressam çıkarabilecek potansiyelleri bugün bile iki gözümle görür, içimde hissederim.

Elbette bu sadece bizim okulla değil, Türk eğitim sistemiyle ilgiliydi. Senin çerçeveni senden, yetenek ve ilgi alanlarından bağımsız çizip birşeyler seçmeye mecbur bırakan çoktan seçmeli görünümlü, gerçekte pek de alternatif sunamayan merkezi sınav sistemi.

Lise ikinci sınıfta daha iyi bir voleybolcu olmakla artık olduğum yerde saymaya başlamak arasındaydım. Spor mu okul mu arasında seçimim çok netti. Okuldu. Düşünmemiştim bile. Ertesi sene üniversite sınavı vardı. İkisi birlikte mümkün değildi. Antrenmanlar, maçlar ve sadece lise dersleri bile elele kolkola gidemiyordu. Notlarım düştükçe düşüyor, eğitim hayatımı zorluyordu. Halbuki kulüpteki takım arkadaşlarımı bir lisede toplamışlardı, onlar dünya şampiyonluğuna oynuyorlardı. Oldular da. Ama onların hayatı da sadece spordu. Okul nerdeyse yoktu. Bu ikisinin dengesini tutturabilecek, öğrenciyi eğitimden koparmadan ilgi alanını destekleyebilecek bir düzen imkansız mıydı? Şu an bunun nispeten mümkün olduğunu görüyorum. Yine de hem öğrencilerin hem ailelerinin maddi manevi birçok özveride bulunmaya mecbur kaldıklarını da gözlemliyorum.

Herşeye rağmen bizim okul eğitim ötesinde bizi zenginleştirecek unsurlar vermekte yetkindi. Bu okulda He-man oldum, gölgelerin gücü adına diye bağırıp kartondan bir kılıcı havalara savurdum. Neşeli Günler’de Albay Von Trapp’ı canlandırdım, Edelweiss Edelweiss diye diye dinleyenleri ağlattım. Voleybol maçlarında üç numaradan smaca çıktığım kadar attığım tiz hopaaa çığlıklarıyla rakipleri yıldırıp neredeyse maç aldırdım. Talent Show’larda her türlü sahne tozunu tattım. Kardeş okul kavramını deneyimleyip Tarsus ve İzmir’de ne kadar farklı, ne kadar aynı olduğumuzu algıladım. Ama esas dostluğun, dost kalmanın, kalamamanın, acısıyla, tatlısıyla ilk tecrübesini burada yaşadım. İlk aşkın tadına doyulmaz, ilk ayrılığın acısı unutulmaz.

Başarmayı ve kendi ayaklarının üstünde durmayı verdiği zorlu ve nitelikli eğitim dolayısıyla organik olarak bizlere deneyimleten bu okuldan mezun olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Beni ben yapan değerlerin temelleri orada atıldı. Bu temellere ne aşkla sarıldım ne de nefretle uzaklaştım. Nötr bir mesafede, değerinin ağırlığını bilerek yaklaştım, omuzlarıma apoletlerimi taktım, bugün neredeysem oraya geldim, ötesine yolculuğumu sürdürmekteyim.

O yedi senelik Satürn döngüsünün kalbinde, çok kritik bir yerde mezun olduğum lise yatıyor. Kendimi hem ayrıcalıklı hem de toplumdan dışlanmış hissettiğim, hem büyüdüğüm hem de bir türlü büyüyemediğim, hem animusuma sahip çıktığım hem de feminenliğimi unutup bıraktığım, bolca yaralandığım ve belki de bilmeden bir o kadar da yaraladığım dünyanın merkezi orası.

Bizim dönemin okula başladığı güne dair bir çeşit iz takibi yaptım, bindokuzyüzseksendört senesinin Eylül ayından bir harita çıkardım. Oradaki Satürn’ün Akrep’te, dönüşümün sorumluluğunu almak üzere konumlanmasına uzun uzun baktım. Ve Ay-Chiron kavuşumuyla duygusal olarak gömülü yaralara sahip bir sınıfın temellendiği güne. Bugünse gökteki Chiron oradaki duygusal başlangıca kare açıda çatışma içinde, Satürn ise karşıt açıda inançlarımızı denemekte. Şimdinin olumlu etkisi geçmişin yaralarını geride bırakmak, kabullenmek, şifalanmak ve bunu inandıklarımızın sorumluluğunu alarak, gerçekten neye inandığımızı bularak yapmak olabilir. Bunun için başlangıç noktamız haritanın gerçeğinde yer alan yaralanmaktan korkmadan, yaralamaya davranmadan soru sormak, sorgulamak, merak etmek, öğrenmek, iletişmek, bilmek olarak ifade edilebilir. Gölgelerindeyse uyuşup geçmişte kalmak, kurban rolünü oynamak, birleşmek ve birleştirmek yerine ayırmak, dedikodu yapmak, yüzeysel bilgide kalmak, bilmedikleri ortaya çıkmasın diye herşeyi biliyor numarası yapmak, kendi inandıklarını tahakküm etmek, faşizan tavır sergilemek sayılabilir.

Liseli öğrencilerin karanlığa arkalarını döndükleri şu günlerde bizler de mezunu olduğumuz liselerin geçmişteki öğrencileri olarak gerçekten hangi eğitime inandığımızın, bunu anlamak için nasıl sorular sorduğumuzun, soruların cevaplarını dinleyip dinlemediğimizin, inandıklarımızı kendimiz dışındakilere tahakküm edip etmediğimizin sorgulamasını yapabiliriz. Karşı çıkabiliriz, kabullenebiliriz, birleşebiliriz, ayrılabiliriz, ama hepsinden ötesi metazori yapmadan, serseri mayın gibi bastırılmış öfkemizi kusmadan, darbe ve lince girmeden, medenice fikirlerimizi ifade edebilir, ayrıldığımız noktada hala aynı masada kalabilir miyiz? Pazartesi Yay’ın son derecesinde oluşan Dolunay’a ve ay sonunda direkt hareketine dönecek retrodaki Mars’a selamla..

Ondokuz Mayıs kutlamalarına katıldığımız bir sene spordan sorumlu bir devlet görevlisinin bizlere ve başımızdaki beden öğretmenimize seslenişiyle bitireyim:

Amerikan Kız Koleji, tempolu yürüyün! Fay hoca hanım, şu kızları bir hizaya sokun!

Bir kii üç dört-beş, bir kii üç dört-beş.

Etti mi sana koskoca bir yirmibeş?

Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur..

4 Replies to “Yirmibeşinci Yıl”

  1. Sağlam hesaplaşma.
    Adana’da lisede okurken Tarsus Amerikanlılar parmakla gösterilirdi, başka dünyadan gelmiş oldukları düşünülürdü. Yıllar sonra eğitim üzerine yüksek lisans çalışmaları kapsamında İzmir Amerikan’da staj yaparken de bu kardeşinize hayran kaldım. Mükemmel bir üçlü. Her güzel gibi de ‘zor’ tabii. Zor bir okulun parçası olmuşsunuz, özümsemiş, yaşamınıza dahil etmişsiniz. Tüm sevdiklerimizle yaptığımız gibi zaman zaman dövüşmüş ama sonuçta hayatınızın sağlam bir köşesine oturtmuşsunuz.
    Eğitim konusundaki görüşlerinize yerden göğe kadar katılıyorum ama o konu içimde derin bir yara olduğu için neresinden tutup ne söylersem eksik kalmayacağını kestiremediğimden pek değinmemeyi tercih ediyorum.
    Çeşitli nedenlerle kimsenin pek bir şey okumadığını bilsem de izninizle yazınızı sosyal medya ortamlarında paylaşmak istiyorum. Kalitenin çoğalması için elimizden geleni yapmalıyız.

    Liked by 2 people

  2. Yazıyı okurken garip bir şey oldu. 15 yıl önce bu zamanlar ne yapıyordum acaba diye düşündüm. Ve bingo; yine pılıyı pırtıyı toparlamış buldum kendimi. Bu sefer başka bir ülkeye, yine bir bilinmeze gidiyordum. Şimdi, 15 yıl sonra, ben yine pılıyı pırtıyı topladım. Sanki bir aynadan kendimi seyrediyorum kolileri bantlarken 🙂 Umarım bu maceranın sonu da 15 yıl öncesi gibi güzel tamamlanır.

    Eğitim sistemi ile ilgili ne desem, neresinden tutsam… Özlem’in dediği gibi derin bir yara, kanırttıkça kanıyor. Eğitim sisteminin kıyısında duran iki çocuğuma bakıyorum ve bu sisteme rağmen, onların içindeki kadim ruhu zedelemeden büyümeleri için elimden geleni ardıma koymamaya söz veriyorum kendime. Kendi adıma geçmişimle hesabı, çocuklarımla büyürken dürüyorum 🙂
    sevgiyle…

    Liked by 2 people

  3. @Özlem Soydan Teşekkür ederim.

    İzmirli kardeşlerin o kadar olmasa da Tarsusluların kendi ortamlarında parmakla gösterildiklerini hissetmiştim çünkü ben de oraya İstanbul’dan gittiğimde aynı duyguya kapılmıştım.

    Şöyle ilginç bir anım var. Festivaller, maçlar, çeşitli vesilelerle birbirimize giderdik ve gidilen okulun öğrencileri diğer şehirlerden gelenleri evlerinde ağırlarlardı. Ben de Tarsuslu (Adanalı ya da Mersinli değil, gerçekten Tarsuslu, arada böyle bir fark da vardı) bir kızkardeşimin evinde kalmıştım. Fakat beni İzmirli bekliyorlarmış. İstanbullu olduğumu öğrenince hayal kırıklığına uğramışlardı çekingen bir itirafla. Haliyle bu itirafı duyunca ben de, önce pek anlamayarak. İzmir’i kendilerine yakın ve sıcak görüyorlardı, İstanbul’u değil. Bense karşılarında kanlı canlı duruyordum artık. Herkes kendi köşesinde kendi gerçekliğini yaşıyor ve algısını diğerine yansıtıyordu belli ki.. Aslında bu yazıda biraz da vermeye çalıştığım buydu. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, madalyonun öbür tarafına da bakmanın gerekliliği..

    İzin ne demek? Yorumlarınız ve paylaşımınız için şimdiden teşekkürler. Biraz da bu taraftan düşündürübildiysem ne mutlu bana..

    Liked by 1 kişi

  4. @annegozuyle Ah, işte Satürn döngüsü çalışmış. 🙂 Taşınma teması da bu manada oldukça anlamlı. Biz de geçen sene taşındık, kendi döngülerimizin dinamiğinde. Hatta taşınma üstüne yazmıştım, fiziksel taşınma her zaman ruhsal taşınmayla eş zamanlı olamayabiliyor diye..

    Şimdinin çocuklarının içinde bulundukları eğitim sistemiyle bizim zamanında yetiştiğimiz düzen arasında farklar görüyorum, ama ortak olarak hala benzer debelenmelerin en çok öğrenciyi yıprattığını hissediyorum. Eğitimle bağı ta 90’larda kalmış biri olarak belki son derece hariçten gazel okuyorum ve çocuk sahibi ebeveynlere bu yolda sabır, metanet, başarı diliyorum.

    Yorumlarınız için çok teşekkürler, sevgiler..

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s