Uykuyu yaşıyorum. Uyuşukluğu. Uyuyakalmayı. Uykusuzluğu. Uyuyamamayı. Gündüz uykusunda dolaşmayı. Gece uyanıklığında kalamamayı. Unutmayı. Hatırlamayı. Uykudan medet alamıyorum, uykuda medet bulamıyorum.

Çiçeklerimden medet umuyorum. Renklerinden, kokularından, filizlerinden, köklerinden. Halbuki dört bir yanım safi yeşil olmuş, çiçekler üşenmiş yaprakları bol tutmuş. Ot mu ot. Yok mu yok. Topraklarını eşeliyorum. Dallarına, yapraklarına ince eleyip sık dokuyan gözlerle bakıyorum. Tomurcuk var mı, hayat var mı, orada kimse var mı?

Ne zamandır besin vermediğim aklıma geliyor. İçeriden maşrapayı alıp musluktan gürül gürül akan suyla dolduruyorum. Sanki gürleyerek akınca daha şifalı olurmuş gibi. İçine bir kapak sıvı besin döküyorum. Besin suyun üstünde yayıldıkça yayılıyor. Karışsın diye şöyle bir sallıyorum. Karışıyor mu? Maşrapanın altı ışık almıyor, görünmeyen alanlarda neler dönüyor bilinmiyor.

Maşrapanın ince uzun ağzından çiçeklerin dibine usul usul besinli suyu akıtıyorum. Su toprağın üstünde birikiyor, bekliyorum. İyice süzülüyor mu, toprağı tamamen ıslatıyor mu, bitki besinli suyu kana kana içiyor mu? Medet ummaya devam ediyorum.

Yere dökülmüş kuru yaprakları farkediyorum. Onları toplarken küçük ağacımızın üstündeki sararmış da hala dalına tutunanlara davranıyorum. Ellerimle teker teker hepsini ayıklıyorum. Toprağının üstündekileri avuçluyorum. Ne zaman bu kadar kuru yaprakla doldun sen diye soran gözlerimi gövdesine dikiyorum, başımı taç gibi örten yapraklarının altına çömeliyorum. Korunmak istiyorum. Canını, can damarını gözlüyorum. Kendi bedenimmiş gibi ağacı seyrediyorum. O ise, boynunu camdan gelen güneşsiz beyaz ışığa doğru uzatmış, gündüz banyosunu yapıyor. Kalkıyorum.

Avucumda sarı yeşil, kuru yaş yapraklarla mutfağa gidiyor, onları çöpe atıyorum. Tezgahı toplamaya girişiyorum. Bulaşık makinesini boşaltıyor, dışarıdakileri makineye yerleştiriyorum. Buzdolabına hızla hamle yaptığımda neden buraya geldiğimi unutuyorum. Kapağını açıyorum, içine bakıyorum. Hiçbir şey uyanmıyor. Kapıyorum. Arkamı dönüp camdan dışarı bakıyorum. Karşıdaki zakkumları görüyorum. Uyanıyorum. Çiçekleri suluyordum. Burada ne yapıyorum?

İçeri gidiyorum. Maşrapayı çiçeklerin yanında, ağacın yeni dökülmüş yapraklarını yerde görüyorum. Hüzünleniyorum. Ağlamak istiyorum. Gün içinde daha böyle neleri unutuyorum? Sürekli uyku halinde mi dolaşıyorum? Bilmiyorum. Birşey yapmaya başlamışken kendimi birden bambaşka bir meşgalenin ortasında yakalıyor, geri döndüğümde başladığım şeyin ortada öylece kaldığını farkediyorum. Sap gibi. Köksüz. Aidiyetsiz.

Küçük tuvalete gidiyorum. Maşrapanın durduğu dolabın kapaklarını ardına kadar açık, tuvaletin ışığını yanık buluyorum. Sıvı besini ve kapağını musluğun yanında balkondaki çiçekleri de besleyeyim diye açık bıraktığımı hatırlıyorum. İkinci uyanış. Aaayy ayşh diyerek uzun bir iç geçiriyorum. Maşrapayı dolduruyorum, bir kapak sıvı besini döküyorum, kabı sallıyorum, balkona yöneliyorum. ‘Hedefimiz balkon’u anlayan Coffee peşime takılıyor, bacaklarımın arkasında ve arasında sürekli hapşırıp silkeleniyor.

Çıkıyoruz, soğuk yüzümüze vuruyor. Coffee aşağı bakan köpeğini yapıp geriniyor, köşede nöbet pozisyonunu alıyor. Ben de balkon demirlerine takılı saksılardaki çiçekleri sulama görevimi irdeliyorum. Topraktan süzülen su saksıların delik tabanlarından ve eğimli kenarlarından tıpır tıpır yere damlıyor. Coffee kenara kaçıyor, ben saksıların eğimine hamle edip çiçekleri düzeltiyorum. İnce eleyip sık dokuyan gözler yeniden devreye giriyor ve yeni baş veren çiçek tomurcuklarını yakalıyor.

Neh? Tomurcuk mu? Çiçek mi? Renk mi?

İçim umutla doluveriyor, yüzüm yumuşayıp koc-ca-man gülümsüyor. Bir coşku, bir neşe, bir çarpıntı seli.

Hatırlayıp uyanıyorum. Üçüncü kez. İçeri koşuyorum. Geçenlerde hediye gelen bir küçücük soğancık sümbülü buluyorum. Bana pespembe gülüyor. Yok yok, basbayağı kahkaha atıyor. Gözlerinin içi gülüyor. Boy vermiş, endamlanmış, gerdanını uzatmış, nasıl da güzel kokuyor. Bu sezonun ilk çiçeği, ilk kokusu, ilk rengi, ilk umudu sümbül oluyor. Yeşil mi yeşil, ot mu ot bitkilerim dünyaya ve bana uykulu esnemelerdeyken mini minnacık, küçücük sümbül beni duyup bana can mı veriyor? İnsan nelerden medet umuyor, nelerden can alıp canlanıyor.

Kafamı kaldırıp yaprakların arasından süzülen günışığını farkediyorum. Güneş açmış, camımdaki çiçekleri okşuyor, odamdaki koltuğun üstüne vuruyor. Tam o vurduğu yere kıvrılmak istiyorum. Ilık, aydınlık, yumuşak, şefkatli kenarına. Ben uykularım ve unutuşlarım arasında salınırken Coffee güneşin kilimle buluştuğu noktaya uzanıveriyor. Anında derin nefes ve ağız şapırdatmalarıyla uykuya dalıyor. Hayalleri canlanıyor, bacakları titriyor, rüya görmeye başlıyor. Coffee rüyalarından medet umuyor.

Uykuya bakıyorum. Tüylü bedende dolaşan, şifalı, tatlı gündüz uykusuna. Bilinçdışının tamamlayıcılığına, rüyaların öğreticiliğine, hayallerin yaratıcı üretkenliğine. Karanlıktaki ışık buysa, işte bu uykuyu seviyor, ondan medet umuyorum.

Sumbul

Kargo

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.

Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, zararı yok

burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem

zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri

eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim

kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve

çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,

o inat neyse sen de osun.

Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa

nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,

aklında bulunsun.

Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak görünüyor,

ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir

okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,

bırak patronlar seni kovsun!

Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,

(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki

çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat

midene dostluk olsun.

Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle falan, koydum. Ama

müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına

yandığım, kırkına birden deva olsun.

Birhan Keskin, Fakir Kene

3 thoughts

  1. uyku problemi bende de çok.. genelde yatmadan önce seyrettiğim filmleri kafamda tekrar çevirmek üzerine gelişiyor.. bazen hayat mı berbat yoksa bize sunulan mı diye düşünüyorum. ama bu beni uykusuz bırakmayı engellemiyor. yazı çok güzel. ben de her sabah, en azından, Meno’yu suluyorum.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s