Bütün bu yazma, okuma, Yaratıcı Yazarlık kursu, Büyü Bozanlar, seanslar bir yere bağlandı.

Yeni sözcükler bulma, başka ifadeler üretme ihtiyacı.

Birden teslim olmak, bırakmak, dönüşmek, farketmek gibi dilime pelesenk olmuş kelimeler pırtladı. Çok afedersiniz ama evet, bildiğiniz pırt. İstemsiz, kontrol dışı fıslayan, gaz kaçağı gibi pırtlayan ifadeler.

Bu sabah taşındığımızdan beri ilk defa kendi alanımda meditasyona oturdum. Ta ne zaman hazırladığım şilteli, yastıklı, mumlu, battaniyeli alana kalça kemiklerimi ve sırtımı dayadım. Önce nefesimden başka hiçbirşey gelmedi. Ne renk, ses, ne düşünce, his. Olduğunca sakindim. Hımlayan bir gırtlak, ahlayan bir ağız. Fokurdayanlar yavaş yavaş yüzeye tırmandı, ifade bulmaya davrandı.

Mesela astrolojinin teknik bilgiden çıkıp hayatımda nefes alıp veren bir organizma gibi beni çevrelediğinin adını koydum. Artık daha az astroloji yazıyordum çünkü ben onu hayatımın içinde yaşadıklarımla okuyordum. Somut okuma -bizzat kitaptan çalışma- ve soyut okuma -yeri ve göğü eş zamanlı gözlemleme- iç içeydi. Yazma kısmı yaşanarak kağıda dökülüyordu. Ay-Uranüs kavuşumu olan bir gün ve saatte meditasyon yapmak, astrolojinin Chiron’um üstündeki mesajlarını okumak, yaşananları zaman akışında bir yere yazdı, anlamıyla yerini aldı. Halbuki buraya yazdıklarım belki son derece anlamsızdı. Okuyup yazmama engel miydi?

Bir iki sefer, özellikle tanıtım ya da duyurma çabasında olmadığım astroloji hizmetimi başka kanallar yoluyla satma teklifi aldım. Başka sahnelerin çağrısıydı. Hem de ayağıma gelmişti. Neptün’ün zahmetsizce getirdiğini almak senden geri alınmayacak birşey olabilirdi, ama ben bu sahneyi istiyor muydum ki? Sahneyi oldum olası severdim, ulu orta atılmayı değil. Bu anlamda bir ispat ve iddia derdimin olmadığı, kendi sahnemde olmak, varoluşu orada sergilemek istediğimi teyit ettim. Bu da bir iddia olabilir miydi? Popülerleşmeden sahnede kalmak? Hepimizde varolan Mars sanki bende yokmuş gibi davranmamın kime faydası vardı? Karşımdakinden bana yansıyan bene mi?

Evde ‘çalışmaya’ (parantez aç, tırnaklı kullanıyorum çünkü bunu daha çok düşünsel işçilik olarak niteliyorum, parantez kapa) başlamamla kendime bir ‘köşe‘ tanımlamam gezindiğim çok boyutlu ortamı çatılandırdı. Köşe eski evde kaldı. Bu evdeki tanım, alan, şekil değişti. Yerini ‘mabed’ aldı. İşte bu sabah o mabedi ilk ziyaretimdi. Kendi içimdeki mabede yolculuk niteliğindeydi. Ben bir mabeddim. İhtiyacım ise yeni kelimeler, farklı ifadeler bulmaktı.

Geçenlerde Mark Zusak’in romanından senaryolaştırılıp sinemaya uyarlanmış The Book Thief (Kitap Hırsızı) filmini seyrettik. İkinci Dünya Savaşı’nda komünist annenin küçük kızı Liesel ve yahudi genç oğlan Max kendilerini onlara sahip çıkan bir karı kocanın yanında buluyorlar. Liesel evlat ediniliyor, okula gidip hayata karışıyor. Max ise sanki orada öyle biri yokmuş gibi bodrumda saklanıyor, gün yüzü görmüyor. Kitap okumaya meraklı küçük Liesel’dan ona dış dünyayı tariflemesini, bodrum katına yeryüzünün gerçekliğini taşımasını istiyor. Hava nasıl, diye soruyor Max. Bulutlu, diye cevap veriyor Liesel. Hayır, diye itiraz ediyor. Kendi kelimelerinle anlat. Liesel düşünüyor. Hava ‘solgun’, diyor. Max, güneş var mı, diye soruyor. Liesel, bulutların ardında gümüş bir istiridye gibi, diyor. Bir gece şehir bombalanırken bütün mahalle yeraltı sığınağında bekliyorlar ve Liesel bu esnada ilk öyküsünü anlatmaya başlıyor.

Ben de Kitap Hırsızı’ndaki Liesel’a özeniyorum. Nasıl astrolojiyi gece gündüz hayatımda okuyorsam, ‘kendi kitabımı yazmak’, kendi sözcüklerimle kendimi ileri taşımak için yazıyorum, okuyorum, seans yapıyorum, rapor döküyorum.

Bugünkü meditasyonumda hayat amacım kalıplardan çıkıp esnemek olarak kendini ifade ediyor. Teslim olmak, bırakmak, dönüşmek tanımlarını yeniden tanımlama iddiasızlığını (paradoks paradoks) lambamdaki ahşap ay sarkacının üstüne asıyorum. Salınsınlar, silkelensinler, dökeceklerini üstüme serpsinler diye.

Yeni sözcükler bulma, başka ifadeler üretme ihtiyacı diye başlamıştım, öyle bitiriyorum. İhtiyaçlarım onlara eğilmemi beklerken tepemdeki ahşap ayın da bana doğru eğildiğini hissediyorum. Bir tatlı tatlı gülümsüyor, bir kıs kıs gülüyor. Eh, sular boşuna çekilip geri gelmiyor.

Baykus

2 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s