Akyıldız Karayıldız

Zamana yetişmek mümkün mü? Ya geri çevirmek?

En son yazmaya niyet ettiğimde Oğlak’ta Yeniay olmamıştı, potansiyel anneanne ve babaanneler çocuksuz kız ve oğullarının yanında bir torun yapmadılar diye içimi parçalamamışlardı, David Bowie ölmemişti, İstanbul’da patlama olmamıştı, hayat her zamanki sıradanlığında sıradışı bir şekilde durmamıştı. Durmamıştı işte, hep ileriye akmıştı.

Zamanı geri çevirmek mümkün olsaydı, bu, Merkür’ü dünyadan gerilermiş gibi görmemizden mi ibaret olurdu – aslında sadece yörüngesel olarak arkamıza düşmesinden kaynaklı bir yanılsama- yoksa çemberler, daireler, döngüler misali başı sonu olmayan, sadece durmadan giden bir ivme mi?

Mesela Oğlak’taki Yeniay’ı babayla ilişkiye dair kurgulamış, ailemdeki Oğlaklara, onların babalarına ve ikisinin ilişkisine özel aklımdan güzel bir giriş yazmıştım.

Dedemi hiç tanımadım. Ben doğmadan iki ay önce vefat etmiş. Anneannem ilk torun olmama rağmen doğumumu saf neşeyle karşıladığını değil, işte tam da bunu anlatırdı. Çok acılıydım, senin geldiğini başlarda pek anlamadım, derdi. Anneme sormaksa ta ne zaman sonra aklıma gelmişti. Sen ne haldeydin peki hamileyken babanı kaybedince, demiştim. Tarifi zor birşeyler söylemişti, ama pek de dile getirememişti, zor olduğundan öte. Oğlak olan annem için dedemden ziyade anneannem evdeki otoriteydi, ama bir Oğlak için, her nasıl olursa olsun, belirleyici unsur her zaman baba figürüydü. Onun yolundan gitmek, onu aşıp geçmek. Avukat dedemin peşi sıra Hukuk Fakültesi’nde okuyan Kronos’un kızı Oğlak annem değildi de kimdi?”

Bu yazının sırası bir türlü gelmedi. Ben de yatakta, rüyalarımda gerisini getirdim. Tanışmadığım, tanışıp da hatırlamadığım dedelerimle Kronosçuluk oynayıp Kova torun olarak ota boka karşı çıktım. Yapmıycam, etmiycem, gitmiycem, dinlemiycem. Karşı çıkan ben miydim, isteyip de edemeyen içimdeki annem mi bilemedim, ama o suçluluğu bugün bile içimde taşıyarak hep hissettim.

Anneanne, babaanne ve dedelerimden hala aramızda olan kalmadı. Şükür ki bizimkiler geçen sene bu mertebeye çıktı. Onların torunu, benim yeğenim yürümeden düz duvara tırmanmaya başladı. Ters duruşlara, teyzesinin ergen zamanlardaki amutlarından feyz almasına az kaldı.

Bizimkilerden ne evlenmemize ne çocuk yapmamıza dair baskı ya da duygusal manipülasyon görmedik, ama içten içe beklediklerini bildik. Yakın zamanda görüştüğüm çocukluk arkadaşlarımın annelerinden çocuk yapmayı seçmeyen, deneyip de vazgeçen veya çok isteyip bir türlü çocuk sahibi olamayan kızlarının ve oğullarının yanında utanmadan, sıkılmadan, biz arkadaşlarına dert yanarak serzenişlerde bulunmalarını duymaksa içimi acıttı. Acıtma orada kalmadı, müthiş öfkelendirdi. Bu nasıl bir kodlanmaydı? Bilinçliyse de kötüydü, bilinçsizse de. Dayanamayıp annemle kardeşime yazdım. Kardeşim anında bombayı patlattı. Annem bizim oğlanı ilk kucağına alıp sevdiğinde, üç beş cümle sonra, buna bir kardeş lazım dedi, dedi. Rüyanda herhalde, dedim. Yok yok, gerçekti. Annem savunmaya geçti, benim doğumumdaki bir durumu anlattığını söyledi. Kardeşim, dün gibi hatırlıyorum da müdahale edecek halim yoktu, malum yeni doğurmuştum, dedi. Eh, dedim. Annem bile (dünyanın en kontrollü, düşünceli, hassas insanlarından annem bile) farkında olmadan (başka türlü olamaz) bunu blüp diye ağzından kaçırıveriyorsa (e torunu görünce gelen büyülenme ve rahatlamayla) böyle birşey var herhalde.

Torun nasıl bir sosyal ve toplumsal aktarımdır, beklentidir üstüne kafamda binbir türlü yazı çiziktirirken David Bowie ölüverdi. Aslında son onsekiz aydır ölümle hayatın ortasındaki dar uçurumun eşiğinde gidip gelmekteydi belli ki. Ölmeden iki gün önce, doğum gününde lanse edilen son albümü Blackstar’ın aynı adlı çıkış parçası son derece okült mesajlar içeren klibiyle Kasım ayında yayınlanmıştı. David Bowie deyince aklıma gelen Blue Jean‘i Youtube’da arayıp dinlerken önüme yenisi düşüverdi. Blackstar sanki bir ölüm ritüeliydi. Başka bir faza geçişin hazırlığı. Görmeyen gözler, dini göndermeler, Tanrılaşan bir sanatçı ve tüm bunlarla dalga geçip hepsini alaşağı eden bir başkaldırı. Yeraltı dünyasından haberler niteliğindeki klip sanki yerkürede değildi, ama dünyada yaşanan tüm karanlıklara bir atıf niteliğindeydi. David Bowie’nin doğum gününe bakıldı, haritası açıldı, Aslan’daki Ay-Satürn-Plüton kavuşumuyla gösteri dünyasının Plütonik otoritesi mizacına parmak basıldı. Dayanamayıp klibi Büyü Bozanlar’a yolladım, herkesten gözlemleriyle yorumlarını istedim. Kimi kaçmak istedi, kimi derinlemesine irdeledi, kimi mıknatıs gibi çekildi, kiminin korkudan nutku tutuluverdi. Büyülü ve ütopik dünyamıza damardan distopyayı sokarak ayaklarımızı bir Oğlak gibi yere bastırma isteği miydi benimki? Bowie’nin Oğlaklığı ve onunla dalga geçen Aslan’daki Satürn’ü misali?

Bunu da yazmak nasip olmadı. Sabah yollarda, derse yetişme telaşıyla kıtalar arası seyahat ederken Sultanahmet patlamasının haberi mesajlarıma dibidip diye düşüverdi. İçimden uzun zamandır etmediğim kadar küfür etmek geldi. Gözlerim doldu. Üzüntüden mi sinirden mi hepsi birbirine girdi. Derse başladığımızda arka planda CB açıklamalar yaptı, rakam vermedi, üzüntü raporu verdi. Biz de kendimizi ödevlere.

Dersten çıktığımda sanki hiçbirşey olmamıştı. Sabah tıkanan yollar açılmıştı. Ortalıkta ne ambülans ne polis vardı. Bende de ne üzüntü ne sinir.

Eve vardığımda normal miyiz biz, diye Bey’e sordum. Hangi biz, dedi. Biz, dedim. Sen, ben, şu an ve İstanbul’daki patlama. Evimizdeki biz, günümüzü konuşan biz, hayatımızı sürdüren biz, herşey normalmiş gibi davranan biz.

Televizyonu açtık, bildik seslere ulaştık. Suni, alışıldık, duygusuz, mekanik seslere. Canımıza gerçekten değmesi için evimizin önünde mi olması gerekiyor, diye geçirdim. Belki onu bile normalleştirip devam ederiz. Herşeyin anormal seyrettiği normalliğimizde.

Güneydoğu daha yakın geldi Sultanahmet’ten. Beyaz kadar da uzak. Akyıldız Karayıldız yoktu. Hepsi tek tondu. Grinin yüzellisi, acıtmayan, uyuşturan, gözü kör eden, alacakaranlık grisi.

2016’ya Astrolojik Bakış semineri veren hocamın dedikleri aklıma geldi. Kollektif düzen bizi bizden almaya müsaitti. Sürekli bölünmek, çözülmek, bir türlü odaklanamamak, yolumuzu şaşırmak olasıydı. Kendimize gelmemiz, kendimiz olmamız zordu. Rutinimizi, kişisel hayatımızı, düzenimizi kendimizi aşan şeylere feda etmemiz mümkündü. Ve bunun da bizi yutup atması. Düzen bunu isteyecekti. Kendimizi unutmamızı. Kurban, feragat, kaos, fedakarlık, kurtuluş. O yüzden somut birşeyler çıkarmak üzere devam etmek zorundaydık. Tüm korkulara, endişelere, bölünmelere, düzensizliğe, kurbanlık hallerine rağmen çalışmak, üretmek, kendi düzenimizi devam ettirmek. Ve bunu zorla, hoyratça değil, hassasiyetle, yumuşakça, merhametle, sevgiyle yapmak. Kendimiz ve diğeri için.

Zamanla açmıştım, zamanla kapatayım.

Zaman düzlemindeki bütün malzemeleri aldım, yıkama sepetine atıp fermuarladım. Ön yıkamalı iki buçuk saatlik programda iki ileri bir geri bol suyla yıkadım. Bitti diye öten makine sesiyle hepsini sepetten teker teker çıkarıp ipe astım. Bakın bakalım. Yazdıklarım hiç yaşanmamış gibi tertemiz olmuş mu, yoksa bu leke çıkarıcılı zaman temizliği kırk yıkamada bile iz bırakanlar karşılaştırmasını hakediyor mu?

#DavidBowie #Respect #RIP

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s