Creativity

Sana yüzde yüz başarı verilseydi, neyi yapmaktan korkmazdın?”

Cevap su yüzüne blup diye çıktı, hava kabarcığı zihnine düştü. Geleni görüntüledi, gözü okudu. Sadece saniyeler sürdü. Yanındaki defterini açtı, notunu aldı.

Yazar yazmaz üstüne panik bastı. Bilinçdışı ona somut bir hedef koymuştu, o hedef de hemencecik ağırlığını. O anda eliyle ittirivermek istedi bu hedefi. Hatta elini havada şöyle bir savurdu gitsin diye. Öfkelendi. Bu tepki korktuğu için miydi, yoksa aklına düşen kalbinden çıkmadığı için mi? Pek ayırdında değildi. Gerçekle özlem iç içeydi. Hayalini korku dolu baskılarla baltalıyor da olabilirdi, zorlu ve başarılabilir hedefini gözünde büyütüp ulaşılmaz kılıyor da.

Heyecan ve korku her zaman elele mi gezerdi? Hani o kulak arkalarının yandığını, midesinde de bir nabzın attığını, beynindeki hücrelerin minik plastik baloncuklar gibi çıtı çıtı patlayıp karıncalandığını hissettiği zamanlarda olduğu gibi. İlk his büyük bir ivmeyle artan kalp çarpıntısı, kan pompalanması ve zihin uyuşması. Heyecan ki ne heyecan. Hemen arkasından gelen hayır-yok-değil inkarı, boğazına koca yumruk, kalbine ağır bir taş oturması. Büyük bir korku ve kaçma isteği.

Hedef sınır demekti. Özlem sınırsızlık. Her zamanki ikilemi içini sıktı, ateş bastı. Bütün o düzenden, önüne konanlardan, unvanlardan, toplumsal gerekliliklerden çıkmasıyla hedefe değil yola odaklanırken nasıl kendi önüne böyle küt diye somut birşey çıkarmıştı? Hem de kendini böyle soyutlamış, bizzat soyut olmuşken?

Sandığı kadar soyut muydu gerçekten? İki kalça kemiği üstünde bağdaş pozisyonunda oturuyordu. Arada ayakları uyuşuyor, bacaklarını uzatıyordu. Altında battaniye, sırtında yastık, yanında başka ritimlerde nefes alıp veren bedenler, sesler, titreşimler vardı. Hepsini hissediyordu. Gözleri kapalıyken de somut olarak odadaki katılımcıların her birini görüyordu.

Meditasyon çalışmasının ta başına gitti. Sınır konmadan sorulan ilk soru neydi?

Benim bu hayattaki bütün hayal ve hedeflerim neler?”

Soruya verdiği cevapları, aralarından seçtiği üç elzem olanı, bunlara nasıl ulaşacağını, neden bunları istediğini, yolunu tıkayan engellerin neler olduğunu, bu yolda ne gibi bedelleri göze alacağını düşündü. Ve arkadan gelen sınırlandırmalarla cevapların yavaş yavaş değiştiğini.

Beş yıllık ömrün kaldığını öğrensen o zaman hedef ve isteklerin ne olurdu?”

Çatısı tabanı duvarları belli bir kapsama alanı devreye girmişti. Yine de ilk cevap değişmedi. Hala bilinçte, kendindeydi. Bu bir seçimdi. Birden sorunun içindeki ‘ömür’ çıkageldi. Hemen değil. Usulca, yumuşakça. Cevapları basitleşti. Bütün o öfkeyi, korkuyu, bunlara bağımlı halini geride bırakmak istedi. Durmadı, kayıt altına aldı, defterine yazdı.

Peki sadece üçyüzaltmışbeş günün olsa?”

Sınırlar daha da daralmıştı. Üçyüzaltmışbeş gün!

Bir önceki sorunun ‘ömür’ boyutu tereddütsüz sahneye çıktı. Yaşama isteğiyle, deneme cesaretiyle kavruldu. Ancak dördüncü kelime itibariyle temel ihtiyaçlar dökülebildi. Bilinçten bedene, bedenden zamana ve ana. Mesela bakmak, görmek, deneyime girmek için ömrüne illa bir sene mi biçilmesi gerekmekteydi? Ya da sarılmak, dokunmak, öpüşmek, sevişmek için ölümle mi yüz yüze gelmeliydi? Bir son olmadan başa, bitiş yaşanmadan fabrika ayarlarına dönülemiyor muydu?

Her bir günü yarın ölecekmiş gibi yaşamak pek sağlıklı gelmedi, ama kendinin soyut olmadığını anladığı gibi kendine biçili zamanın da sınırsız olmadığını hatırladı. Ve hedefsiz geçirilen zamanın sadece geçirildiğini.

Geçenlerde izlediği TED Talk ve bitirdiği ‘korkunun ötesinde yaratıcı bir şekilde yaşamak’ kitabındaki ‘tutkularınızı arayıp taramayı bırakın, hedefinize odaklı çalışın, üretin’ laflarını ‘düzen ve popüler kültür dayatması’ bulmuşken, şimdi -ifade ediliş biçimi ve tavrından bağımsız- kulağına çok da anlamsız gelmedi. İnsan değişkendi. Tutkuları, istekleri de değişebilirdi, hedefleri de. Ama oraya giden yolda olmak, orada yaşamak -evet, bunun içinde çalışmak, üretmek, düzenli, disiplinli, ciddiyetli devam etmek de vardı, ama bu hedef değil, ihtiyaç ve gereklilikti- işte belki de bu bile tutkunun kendisiydi.

Yaratıcı Yazarlık kursunda hocanın sınıfa verdiği üç kelimeden, bir cümleden veya bir fotoğraftan oluşan potansiyel ‘hikaye sınırları’ aklına geldi. Sınırsız kalıp boş bir sayfaya baktığında çıkmayan sözcüklerin, oluşmayan hikayelerin alakasız görünen üç sözcükle nasıl da akıp bağlandığını anımsadı. Ve o sınırların ortaya çıkardığı hedefe yönelik üretimi.

Sonra sınıfta birbiriyle neredeyse hiç iletişim kurmayan yirmi küsur kişinin hocanın kursun sonuna gelindiğini hatırlatması, bu dersin de artık bittiğini ifade etmesi üzerine birbirlerine nasıl kenetlendiğini, sınırların tanımlanmasıyla doğal akışın, paylaşımın başladığını farketti. Sınırlar sınırsızlığa, zaman zamansızlığa sahip çıkmıştı. Peki bu aklına mı kalbine mi düştüğünü bilemediği hedef neye sahip çıkacaktı? Özlemlerine mi yanılsamalarına mı?

Çalışma sonrası kendini zaman tanrısı Kronos’un dizinin dibinde buldu. Korkuların, güvensizliğin, baskıların ve sınırların tanımlayıcısı yaşlı babadan medet umdu. Ne de olsa hem korku timsali hem dayanaktı, sınırlandırırken yapılandırırdı. Ona dürüstlükle söyleyebilir miydi? Cesurca haykırabilir miydi? ‘Ben kelimelerden, cümlelerden, diyememekten, bilememekten, yetememekten, becerememekten korkuyorum’ diyebilir miydi? Kronos güler miydi, yoksa gülümser miydi? Gülümsemenin sıcaklığını bilir miydi? Ya dokunmayı, elini omzuna koymayı?

Ürperdi. Mutfağa gitti. Çekmeceden rezeneyi çıkardı, çay süzgecine bir çimdik attı. Bir dilim de limon. Su kaynatıp kupaya döktü. Mis gibi koktu. Nefesle içine çekti. Kaynamış suyun buharı yüzüne vurdu. Isındı. Gülümsedi.

Hedefini belirledi, sınırlarını çizdi. Çayını eline aldı, odasının kapısını kapadı. Masasındaki çam kokulu mumu yaktı.

Yüzde yüz başarı verilmeden, korkmadan yazmaya başladı.

 

8 thoughts

  1. Gerçekten benzer sularda yüzmüşüz. Ben de son günlerdeki bazı deneyimlerim üzerine tesadüfen bir kez daha ‘Anlar’ şiiriyle karşılaşınca yazma gereksinimi duymuştum ‘İki Saatiniz Var’ yazısını. Birkaç yaşı ilericene dostumla yaptığım sohbette geçmiş özlemlerine tanık olmak beni çok üzdü de insanların neden bu hayat henüz ellerindeyken keyfini süremediğine dertlendim yine. Bir tanesi lisedeyken kendisini öpmek isteyen gence hayır dediği için üzülüyordu, diğeri ömrü boyunca kapının önüne oturup boş boş çekirdek yiyen kadınlardan olamadığına 🙂 Yaşımız ilerleyince (yetmiş yaş civarıydı bu kişiler) hayata dair aklımıza takılan detaylar da iyice ilginç oluyor zaten.
    Elinize sağlık. Yine çok keyifli bir yazı okudum sayenizde.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s