Dış dünya etkenlerinin köleleriyiz. İstisnasız hepimiz. Arka sokakların birinde bir kafede otururken, güneşli bir gün sayesinde geniş bayırların hemen önümüzde uzandığını görebiliriz. Ya da kırların üstüne düşen bir gölge kendi içimizde ufalmamıza sebep olabilir – ki bu da kendimizden ibaret kapısız evimizde huzursuzca barınacak yer aramamızdandır.

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı*

Halbuki Jungcu analist Marion Woodman’a göre hep o sonsuzluk, sınırsızlık için yakarır, yana yakıla onu ararız. Ve bu arayışta sınırlar içinde çalışır, kendi sınırlılığımızla mücadele etmek durumunda kalırız.

Şu anki sınırlarım, fiziksel gerçeğim, odamda, masamda olduğum. Bir yanımda bir kadeh kırmızı şarap, diğer yanımda sayfaları açık, üst üste kitaplar. Klavyenin tuşlarına vurarak pıtı pıtı yazıyorum. Halbuki sınırsızlaşmaya, bedensizleşmeye, öteye uçmaya meraklı zihnim Lizbon sokaklarında dolaşıyor. Bernardo Soares olmak istiyorum. Onun zihninde, kendi bedenimde. Ayaklarım Rossio, Calçada do Carmo’ya çıkan döner merdivenleri teker teker tırmanıyor. Baldırlarımda o kıvrak acıyı, şakaklarımda nabzımın küt küt atışını hissediyorum. Nefeslenme vakti. Zihinsel halim de bu. İkisi de gerçek değil mi?

Gerçek bir bilge dünyanın ihtişamlı gösterisini koltuğundan izleyebilir. Kimseyle konuşması ya da okumayı bilmesi gerekmez. Sadece beş duyusunu ve hüzne değmemiş masum ruhunu nasıl kullanacağını bilmesi yeter.

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı*

İçeriden zeytinyağlı yemek kokusu geliyor. Acıkıyorum. Kokuyla hemen Avenida Almirante Reis’e, sarımsaklı zeytinyağında şöyle bir çevrilmiş deniz kabuklularına bağlanıyorum. Sınırsızlık evreninde anında ordayım. Halbuki zaman dolmuş, bilet kesilmiş, süre bitmiş. Koku fazla geliyor, camı aralıyorum. Yüzümü keskin bir Karadeniz esintisi yalıyor. Yoksa Atlantik mi? Kulaklarım buz, gözlerim kırmızı kesiliyor. Hava orada 20 dereceydi, burada değil. Anın termometresi 8. Kapan susam kapan.

Sınırlılık ve sınırsızlığın hayatımızdaki karşıtlığını zaman düzleminde yakalıyorum.

Bu dünyadaki hayatımız sınırlı. Doğduğumuz gibi öleceğiz. Bizim için özel, doğa düzeninde sıradan. Sınırlar başlangıç ve bitiş noktasını gösterecek. Arkamızda kalanlara merhumu/merhumeyi nasıl bilirdiniz diye soracaklar. İnşallah iyi diyecekler. Bu bedende ve hayatta yaşadıklarımız tanımlanmış, sınırlanmış, sıfırlanmış olacak.

Sıfır.

Sıfır noktasına vardığımızda bir doğum başlayacak. Bizim gidişimizin yaratacağı boşluğun getireceği doğum. Belki gerçekten bir canın doğumu, hayatın nefes buluşu, belki bir dönüşüm, yenilenme yolculuğu. ‘Yok’luk üstüne inşa edilecek yeni ‘var’lık her neyse, o, vuku bulacak.

Yeni.

Sınırsızlık, kendi döngüsü içinde kendi kendini varetmeye devam edecek. Kuyruğunu yiyerek kendini yokedip yeniden vareden Ouroboros gibi. Battlestar Galactica’da ne demişlerdi?

‘Bu daha önce oldu ve tekrar olmaya devam edecek, tekrar, tekrar ve tekrar’.

Sınırsızlık yaşam ve ölüm döngüsünde, kendi kendini yenilemede. Sınırlılık şu zamanda, bedende, dünyada.

İnsanlar ve nesneler ortak soyut bir kaderi paylaşırlar: Hayatın gizemli cebiri karşısında eş derecede önemsiz olmayı.

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı*

Kendi önemsizliğim ve sıradanlığım içinde Bernardo Soares’in yemeğini yiyip bir şişe şarap içtiği o apartman içindeki üst kat lokantasında olmayı hayal ediyorum. Ha bir Ayşe ha bir Fernanda. Gizemin ifşası değil, gerçeğin çiçeklenmesi * dert edindiğim.

Bu yemek her gün pişiyor, bu servis her gün adamın önüne konuyor, bu şarap her gün içiliyor, ama Bernardo ile bu an sadece şimdi yaşanıyor. Sıradanlığın sınırsızlığı içinde sınırlı bir gün, tanımlı bir adam.

Kölelik hayatın tek kanunudur. Başkası yoktur çünkü bu kanuna uyulmalıdır. Ona karşı gelmek ya da ondan tehcir etmek mümkün değildir. Bazıları köle doğarlar, bazıları köle olurlar, bazılarına kölelik bahşedilir.

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı*

Zamana bağımlı kölelersek, bağımlılığın sonu olan ölüm belki de kurtuluşu getirir.

İyileşme gücü metaforun içindedir.*

Marion Woodman, Dancing In The Flames

* Fernando Pessoa’nın Türkçe’ye Huzursuzluğun Kitabı olarak çevrilmiş eserinin İngilizce aslından ve Marion Woodman Dancing In The Flames belgeselinin orijinal metninden tarafımca çevrilmiştir. Dancing In The Flames için Bilgi’ye çok teşekkürler..

Alfama

Alfama – LisbonTuktukPessoa

2 thoughts

  1. pessoa’yı değil ama soares’i severim! çok severim. 2013 ekiminde aldım kitabı. daha bitmedi. bitsin de istemiyorum. klasik okumaların aksine karışık okuyorum kitabı. aklıma geldikçe sadece bir metin okuyorum. ve üzerine düşünmek üzere bırakıyorum. belki üç gün belki iki hafta bazen bir kaç ay dokunmuyorum. ta ki yeniden aklıma gelene kadar. o kadar okumalarından aklımda kalan tek şey özetle; özgürlük özgürlük diye bir tarafımızı parçalıyoruz. lakin elde ettiğimizde de kurtulmak için yine bahaneler arıyoruz.
    soares’i diyorum çok seviyorum..

    Beğen

  2. Ne güzel. 🙂 Ben de bir roman ya da akışı belli bir okuma gibi değil, elime aldıkça, altını çizerek okuyorum. Her zaman karşıma gündemimle ilgili birşeyler çıkarıyor. Soares’in zihninde dolaşmak ilginç, zahmetsiz geliyor. Ve çok gizemli..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s