Küçük bir kız çocuğu. Avaz avaz ağlıyor. Elinde naylon poşet, içinde kağıt mendiller. Sokak satıcısı. Yaşı kimbilir kaç. İlkokul öncesi. Yoldan geçen iki kadının bacaklarına saldırıyor, sarılıyor korkuyla çünkü polisler gelmiş, emniyete götürecekler. Nerede çocuğun ana babası diye soruyor polisler. Ortalıkta kimsecikler yok.

Polisten, üniformadan, resmi görevlilerden ödü kopan, köşe bucak kaçıp kuytuluklara sığınan bu çocuğa etraftan bir adam el uzatıyor, üzülmesin, korkmasın diye onunla konuşuyor, yüzünü okşamaya çalışıyor. Çalışıyor, ama görüntü o kadar sakil ki. Koca bir adam eli, minik bir yanak üstünde yukarı aşağı titrek titrek dokunup kalkıyor. Parmaklar açık, el ve kol cansız, adeta protez. Eğilip bükülmeden, uzak atış seviyor kız çocuğunu. Kızcağızın iç parçalayıcı korkusu ve ağlaması bir yana, yardım elini ‘şefkatle’ uzatan adamın elindeki donukluk, katılık, nasıl seveceğini bilmezlik görüntüsü aklıma düşüyor. Yazdan başka bir ana ışınlanıyorum.

Ailemin yazlık evinin bekçisi, görüntüsü haşmetli, yüreği çocuksu koca kangalı Boz uyuz. Daha bilmiyoruz, ama Avcılar’a Veterinerlik Fakültesi’ne götürünce öğreneceğiz. Arabaya binmeyi bırakın, daha önce köyden dışarı adımını atmamış hayvancağız. Onun dünyasında bu yolculuk yeterince ürkütücü ve travmatik. Yetmez, üstüne şehir köpeği gibi tasmayla yürütülüp canhıraş bagaja koyulması bindi.  Bakıcısı site bekçimizi de yanımıza alıp arka koltuğa oturtuyoruz ki Boz’u sevsin, sakinleştirsin. Boz da bildiği, tanıdığı, alıştığı yegane insanla rahatlasın otursun. İki büklüm kaldı o bagajın içinde stresle. İşte o el yine görüntüde. Bekçimizin sağ eli ne yapacağını bilmez şekilde Boz’un koskoca başına ürkek titrek dokunup seviyor. Sevmek denirse. Yokluğumuzda o elin sertlikte inip kalktığını hayal edebiliyorum, alıştığı şekilde, tehditler içinde. Oysa sevgi, şefkat, yumuşaklık elin kaslarına, genlerine o kadar yabancı ve yassı ki..

Bir toplumu tanımak için ona dair romanlar, öyküler okumak, hikayeler dinlemek insanı kitabi tarih bilgisinin ötesinde yerlere taşıyor. İnsan faktörü devreye giriyor. Kitlelerden, sosyal olgulardan, kültürel öğe ve kollektif değerlerden çıkarıp birey noktasına indiriyor. İnsan, can, nefes, nefs.

Büyük resimden aşağı bakışta detayları kaçırmak mümkünken, mikrodan makroya ulaşmak, detaylardan bütüne gitmek insanın içinde bir yerlere dokunuyor. Kalp. Mide. Omurga. Omuzlar. Ciğerler. Kasıklar. Eller. Ayaklar. Beyin. Baş. Beden. Duygular. Zihin.

Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi ve Açık Radyo işbirliği ile yürütülen Türkiye Hikayelerini Anlatıyor projesinden haberdar mısınız bilmiyorum. Yaz başıydı sanırım, Murat Gülsoy’dan bilgilendirme geldi. Diyordu ki:

‘Gerçek hayat hikayeleri arıyoruz. Kurmaca olmasını istemiyoruz. Önemli olan Türkiye’nin farklı kesimlerine ulaşmak, yaşanmış deneyimleri kayda geçirmek. Başınızdan geçmiş ya da tanık olduğunuz olayları anlatabileceğiniz gibi bu mecralardan habersiz, duyurumuzun erişemeyeceği ve belki de yazamayacak durumda olan kimselerden siz hikaye toplayabilirsiniz. Örneğin ailenizin çok yaşlı bir bireyinin anılarını anlattırabilir, bunların içinden trajik, dramatik ya da komik, ilginç hikayeleri derleyebilirsiniz.’

Meğer Nâzım Hikmet’in 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 70. yaşı Açık Radyo”nun kuruluşunun 20. yaşına denk gelmiş. Bu destansı eserde 1908’den 1945’e kadar olan zaman diliminde üç yüzden fazla karakter üzerinden anlatılan Türkiye’nin hikâyesi varmış. 2015’in hayat-ı hakikiye hikayeleri de buradan ilhamla projelenmiş.

Beni katılmaktan geri tutan neydi bilmiyorum. Vaktim ve imkanım vardı. Kendime güvenim yoktu belli ki. Sonuçta katılmadım, ama bahar zamanı gittiğim Yaratıcı Yazarlık sınıfından bir arkadaşımızın kendi hikayesini öyküleştirip yolladığını ve listeye kaldığını öğrendim. Sonbaharda bir gün de evde Açık Radyo dinlerken o listeden bir öykünün okunduğunu duydum.

Dünyada ve ülkemizde üst üste yaşanan travmaları içselleştirmenin, kabullenmenin, başetmeye, hayata devam etmeye çalışmanın çırpınışları içinde kendimi işte bu hikayelerin podcast’lerini indirip her sabah bir iki doz dinleme örgüsü içinde buldum. Toplam 128 hikayeden şimdiye dek yayınlananan 22 tanesini dinledim. Sınıf arkadaşımızın yazılı olarak paylaştığı 23. öyküyü okudum.

Bu hikayelerin kurmaca değil, gerçek ve yaşanmış olması mıydı içime dokunan bilmiyorum. Kurmaca olsa bile gerçeklerden ilhamla yazılan eserler de insanın çok derinlerinde yer edip kişiyi sarsabiliyor. Ama bilinçaltı, bilinçdışı, her ne derseniz deyin, o gerçek hikayeyi bilince başka bir değerle taşıyor. Bu gerçekten yaşandı, belki hala yaşanıyor, anlatıcı-yazar-kahraman ismiyle cismiyle ete kemiğe bürünmüş şekilde karşımızda duruyor.

Şimdiye kadar dinlediğim 22+1 hikaye bana neler verdi?

Çocukluktan hayat eğitimimiz şiddet ve sevgisizlikle başlıyor. O koca, kaba eller, ister bir erkeğe ister kadına ait olsun, çocukların, öğrencilerin suratına, başına, sırtına pata küte iniyor.

Almanya’dan Türkiye’ye kesin dönüş yapan bir ailenin kızı okulun ilk günü İstiklal Marşı’yla böyle tanışıyor. Marş okunurken eli cebinde diye öğretmeninden yüzüne yediği koca bir şaplakla. O şaplak yanağında yankılanıyor insanın. Daha neyin ne olduğunu bilmeden marşa, bayrağa, Ata’ya saygısızlık mı? Ya itaat ya şaplak.

Hem sadece eller inmiyor yüze başa.

İstanbul Adalar’da yaşayan bir aile babasının akşamları içip içip karısına giriştiğini, hızını alamayıp eline geçirdiği baltayı savura savura karısını öldüreyazmasını kaydediyor kulaklarınız. Balta havada uçuyor zivziv sesler çıkararak.

Aletler baltayla da kısıtlı kalmıyor.

Bodrum’da kapkaranlık bir odaya kendini kapatmış, hastalığının sebebi ne anlaşılmış ne sorgulanmış gencin uğradığı tacizi derinlerde hissediyor teniniz, mideniz, etiniz.

Sevgi değil, saygı çıkıyor değer sistemi olarak karşınıza. Yüce, dev bir kaide. Taştan bir heykel. Ucube. Yıkılmıyor. Aksine eziyor sizi, insan halinizi, bireyliğinizi. Saygı hakedilmiyor, içten gelen bir iradeyle bahşedilmiyor. Sorgusuz sualsiz, doğası gereği o mevkiye, unvana, mesleğe koşulsuz veriliyor.

Güneydoğudaki baraj inşaatında çalışan Mühendis Bey istemeyerek de olsa suçlu duruma düştüğünde Devlet karşısındaki kurbanı değil unvanı kolluyor, meslekli mühendisini. Bayrak, marş, Ata gibi.

Ayrımcılık, meslek-lilik ve meslek-sizlikten bağımsız, şehitlik ve ölülük mertebesinde kendini gösteriyor. Kimisi aile mezarına gömülmesi yasaklanarak bilinmeyenler arasına gönderiliyor, kimisi öteki taraf mertebesinde Türk bayrağına sarılı kara toprağın altına.

Babalar korku ve mesafe timsali olarak yansıyor. Bazen o korku ters çalışıyor, dışarıya karşı çocuğa güven veriyor.

Beslenme saatine yemek getirmeyen çocuk öğretmen dayağından (öğretmen yine dövüyor, hep dövüyor) babasının evde yemek yok, alacak paramız da yok, aynen bunu söyle demesine güvenerek kurtuluyor. Öte yandan kızını terkedip gitmiş, onunla hiç ilgilenmemiş, onu hiç sevmediğini söylemiş babasını tüm kırgınlığına, eksikliğine, sevgisiz, güvensiz, aidiyetsiz kalmışlığına rağmen affetmek, onunla yüzleşmek, ilişkide kalabilmek için kızı bekliyor, beş senede bir de gelse her seferinde babasını kabul ediyor. Etmeyene dek.

En ufak bir sıcaklık, yumuşaklık, kucaklayıcı, sarmalayıcı unsur yok mu hikayelerimizde?

Var.

Anneanneler, babaannelerde.

Efsaneler, hikayeler, öğretiler, bilgelikler ana soyundan gelen büyüklerden iki nesil aşağıya akıyor. Torunlara. Mizah da orada, besleyicilik, koruyuculuk, bütünleyicilik de.

Bir hikayede karda elleri buz tutmuş çocuğun ellerini yumuşakça tutup ısıtıyor mahalledeki teyze. Bir başkasında üç günlük ilkokul deneyimiyle torununa okuma yazmayı öğretiyor, zamane politikacısı Kissinger’a Henry Pis-hınzır yakıştırması yapıyor tatlı anneanne. Diğerinde öldürdükleri yılanın eşi evin rızkına göz dikmesin, intikam almasın diye üstüne un serpildiğini anlatıyor bilge babaanne.

Yazmaya cesaret edebilseydim aklıma gelen ilk öykü potansiyelim Kelebekler Vadisi açıklarında bir balinanın hayatını kurtarmamız olurdu. Balıkçı ağlarına takılmış ondört metrelik kaşalotun iç parçalayıcı çığlıkları. Ya da ilkokuldayken bombalanan Irak Konsolosluğu’nun evimiz ve okulumuzdaki yankıları. Belki de Coffee’yi barınaktan sahiplenişimiz. Ya da zamanın ünlü futbolcusu Ronaldinho’ya bir reklam filmi için nasıl Türkçe konuşturduğum ve o koca ayrık dişlere iki karış mesafeden şahit olmam.

128 hikayede 22 yayın, 1 okuma bütünün sadece altıda biri. Kimbilir daha neler, ne öğretiler çıkacak.

Tarih tam da böyle yazılabilir mi? Yorumsuz bilgiye insan dokusu katılabilir mi?

Ya sevgi?

İnsan eliyle yumuşakça, istekle, bilerek, öğrenerek, öğreterek, hissederek paylaşılabilir mi? Dayaktan önce sarılmak, saygıdan önce sevgi göstermek mümkün olabilir mi?

Türkiye hikayelerini sevgiyle bütünlenme etrafında toplayabilir, böyle bir gerçekliği bir gün yaşayabilir mi?

Umudun olduğu yerde ışık her zaman var.

10 thoughts

  1. Çocuğun ellerini ovuşturup ısıtan teyze’li hikayeye bende denk geldim, hikaye boyunca çocukla üşüdüm, tam arabaya atladı hah tamam şimdi ısınırız derken, arabanın şimdi hatırlamadığım bi nedenden dolayı durması da hikayenin en dondurucu anı. 🤓

    Beğen

  2. Söz konusu videoyu izlerken, aynı yere takılmıştım. Hikayelerin devamınında,
    “en ufak bir sıcaklık, yumuşaklık, kucaklayıcı, sarmalayıcı unsur yok mu hikayelerimizde?” diye diye okurken, çat diye yanıtın geldi: “Var. Anneanneler, babaannelerde.”
    Rahatladım mı? Hayır.
    Ne zaman erkekliğimiz, erkek yanımız (toplum olarak) olgunlaşacak, kadın yanımızla bütünlenecek?
    Dünya da çok farklı değil aslında. O yüzden düştük bu hallere.

    Beğen

  3. Haklısın, ama erkekleri sadece kadınlar yetiştirmiyor ki! Aslında kadınlar ve erkeklere çok iş düşüyor. Erkek çocuklar babalarını taklit ediyorlar. Anneleri kadar babalarından, amcalarından, dayılarından, komşu amcalardan, tüm erkeklerden öğreniyorlar.
    Erkekliğimiz derken, toplumsal erkekliğimiz, hepimizin erkek tarafı, ve kadınlığımız derken de hepimizin kadın tarafını kasdediyorum biraz.
    Bu konuda beni çok etkileyen bir kadın Marion Woodman… Dancing in the flames isminde, kendi hayatı üzerinden kadınlık ve erkekliği anlatan bir belgeseli var. Ben belki 6 defa seyrettim. Birkaç ayda bir seyrediyorum. Çok isterim izlersen üzerinde konuşmayı. Link vereyim:
    http://www.cultureunplugged.com/documentary/watch-online/play/7972/Dancing-in-the-Flames

    Liked by 1 kişi

  4. Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Hikayeyi kadınların üstüne çekmemin sebebi kadının da erkekliğe soyunması, dişiliğini, anaçlığını besleme, büyütme, koruma, kollamanın ötesinde kendine bağlama, manipüle etme olarak kullanması, bundan güç almasıydı. İster ailede ister iş hayatında. Daha çok bulunduğumuz coğrafyadaki ana-oğul ilişki tipine gönderme yapıyorum. Dengesizlik kanımca orada başlıyor. Bu bireyselden kollektife, sosyalden toplumsal öğretiye akıyor, içiçe gidiyor. Annesinden kopamayan, birey olamayan, çocuk ruhlu ve yaratıcı değil de, sözlük anlamıyla ruhu çocuk bedeni yetişkin, olgunlaşamamış, gelişmemiş erkekler, babalar, kocalar ve onların çocukları, yeğenleri, torunlarından bahsediyorum. Kültürel örf ve adetler de büyük etken tabii. Halbuki dişi enerjinin yükselmesiyle dengelenmek gerek. Zaten dünya ve düzenin işleyişi eril. Bunun için de kadınların birleşmesi, titreşimin böyle akması gerektiği inancındayım. Kendimi iyi ifade edebiliyor muyum, bilmiyorum.
    Link için çok teşekkür ederim. Seyredeceğim. Ve sana yazacağım. 🙂

    Liked by 1 kişi

  5. Çok iyi ifade ediyorsun Neslihan’cım, hem de çok. “Halbuki dişi enerjinin yükselmesiyle dengelenmek gerek. Zaten dünya ve düzenin işleyişi eril.” yorumuna da ne kadar katılsam azdır.

    Beğen

  6. Murat Gülsoy’un yaratıcı yazarlığına gittiğini bilmiyordum, atölyeye de katıldın mı? Katıldınsa acaba farkına varmadan aynı sınıfta olduk mu diye merak ettim. Türkiye Hikayelerini Anlatıyor’a ben de bir tane gönderdim. Ama şimdiye kadar okunanlarla zerre alakası yok ve saçma sapan o yüzden okunmasa keşke diye içimden dualar ederek tedirgin bekliyorum:-)

    Beğen

  7. Hoş bir tesadüf olurdu, ama sadece kursa gittim geçen bahar. Atölyeye önce niyet ettim, sonra uymadı zamanları. Tembelliğe düştüm, geri bastım vs. Belki bir gün..
    Türkiye Hikayelerini Anlatıyor’u podcastlerden dinlemeye devam ediyorum ve çok keyif alıyorum. Keşke ben de yazıp yollamaya cesaret etseymişim. Seni de keyifle dinleyeceğime eminim. Daha 50 civarı yayında. Bir bu kadar daha var belli ki. Sevgiler..

    Liked by 1 kişi

  8. Evet, 120 küsur tane var galiba toplamda, pek hafızama güven olmaz ama… Grup halinde birbirimizi teşvik etmesek benim de yollayacağım yoktu inan, zaten son gün göndere bastım:-)

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s