Seç ve Geç

Geç kaldım!

Yetişir miyim?

Trafik açık mı? Işık yeşil mi? Benzin yeter mi? Çabuk park edilir mi?

Kalbim panikle küt küt, beynim düşüncelerle vız vız, arabanın tekerleri çukurlarda pat pat.

Hesap kitap, hesap kitap.

Mesaj atayım. Haber vereyim. Ara yoldan gideyim. Yok yok, dümdüz devam edeyim.

İçimden sakin bir ses.

Yoldasın, gidiyorsun.

Beynimin içinden ani bir hareketle dışarı çıkış. Şöför koltuğunda ben, arka koltukta kamera, dışarıda trafik.

Ya da takıldın, gidemiyorsun.

Önümde, arkamda, iki yanımda arabalar ve kırmızı stop lambaları, yükselen egzoz dumanları, yarım daire dönen lastikler, aralarda yardım dilenen çoluk çocuk göçmenler.

Ne yapacaksın?

Donan görüntü. Yakın çekim profilim. Ağır ağır etrafına dönüp bakan gözlerim. Her nefeste şişip kapanan burun deliklerim. Kulak arkamdan kurtulup yanağıma düşen saç telim. Çizgi halinde dudaklarım. Yutkunan boğazım.

Matrix?

Geçenlerde meditasyon çalışmasına giderken yolda benzer şeyler yaşadım. Geç kaldım. Müthiş bir gecikme suçluluğu, gecikmenin sebebini açıklama-açıklayamama gelgiti, duyduğum utançla binbir özüre girişme tepkisi, ya da hepten gitmeyip ortalardan sıvışma isteği. Bütün bu bıdıbıdı vıdıvıdılar içinde anlık bir temasla geçip giden dingin ve sakin bir gözün merceği.

Zamanı hızlandırıp yavaşlatamazsın, ama içindeki panik düğmesini sessize alabilirsin.

Arka koltuktaki kameraya arabanın dışındaki görüntü donmuş gibi yansıdı. Halbuki dış dünya aynı hızda aktı, arabanın içindeki ben yavaşlayıp sessizleştim. Saniyelik hızla geçen bir kabulleniş, ana teslim oluş, bir nefeslik alan açılması ve kalbimin normal ritminde atışına dönmesi. Değiştirilemeyecek gerçeğe ayma. Geç kalmanın sorumluluğunu alma.

Çalışmaya onbeş dakika geciktim. Grubu istemdışı beklettim. Odaya girer girmez herkesten teker teker özür diledim. Yerime geçtim, gözlerimi kapadım. Varmıştım, ama içimde hala araba koltuğunda, yoldaydım. Suçluluk, öfke, utanç, yargılamalarla.

Rehberimizin sesi beni ana getirdi. Artık ne öncesinde yaşadıklarımız geçerliydi, ne de sonrası için planlarımız. Artık oradaydım, yerde, iki küçük yastığın üzerinde, dik sırtım duvarda, ellerim bağdaştaki bacaklarımda, nefesim kesik kesik içimde.

Matrix’teki beni yeniden yakaladım. Gözlerim kapalı, iç gözümle odadakileri ve kendimi selamladım. Odaklandım. Kendime gecikmeyi bırakıp vardığım zamanı ve anı kucakladım.

Her dış dünyaya geciktiğimde kendime ne kadar gecikip gecikmediğime bakar, altındaki sebepleri arar oldum. Gitmek istemiyor muydum? Önem vermiyor muydum? Verdiğim sözden dönemiyor muydum? Ya da zamanımı iyi yönetemiyor muydum? Belki de zamanımın sadece bana ait olması konusunda bencilleşip paylaşmada akreplik ediyordum. Aman canım, safi bahane üretiyordum.

Benimki zaman darlığından, çoklu meşgalelerden, hayat doluluğundan yetişememe meselesi değildi. Yetişmek istememe gerçeğiydi. Yetişmedeki aceleci (yapılacaklar, edilecekler, gidilecekler, görülecekler, yerine getirilecekler, ecekler acaklar) tavra karşı iyice ağırdan alıp kendini ağırdan satma direnci.

Evet, direnç.

İyi de madem, neden yetişmek diye kodluyordum ki? Gitmek, varmak, orada olmak olmuyor muydu? Dilim neden başkasına izin vermiyordu?

İçine doğduğum topraklardaki ‘geç kalınmışlık’ sendromundan mıydı bu yetişme-yetişememe telaşı? Bilime geç kalmış, sanata geç kalmış, eğitime geç kalmış, dini reforma geç kalmış, batıya geç kalmış, doğuya geç kalmış, arabaya geç kalmış, uzaya geç kalmış, eşitliğe geç kalmış, kadınlığa geç kalmış, çocukluğa geç kalmış, yetişkinliğe geç kalmış, barışa geç kalmış, sevgiye geç kalmış, saatlere geç kalmış, seçimlere geç kalmış, kimliğine geç kalmış, kendine geç kalmış bir toplumun ferdi olmaktan mıydı? Her şeye geç kalınmışken benim zamanında gitmem fark yazar mıydı?

Hah. Bul bakalım suçluyu, uzat bakalım karşındakine parmağını, at bakalım üstünden o sorumluluğu. Ta atalarımdan bana böyle aktarılmış, bendeniz bir garip kul, ne edebilirim ki? Kader mi kısmet mi? Nasip diyelim geçsin mi?

Böyle gelmiş, böyle gider, kime deyim sözümü. Tanrım..

Bıdıbıdı vıdıvıdılar devam eder, bireysel-sosyal-toplumsal suçlama, yargılama ve sorumsuzluklar birbirini taşlarken, o kaos içindeki dingin sakin ses sudan yukarı fırlayan bir hava kabarcığı gibi bülüp diye çıktı yine.

Kendine gecikebilir misin?

Sessizlik.

Yoğun, ağır bir sessizlik.

Kalbimde yumuşama, hafifleme.

Ilık bir gülümseme.

Kendi zamanında olmanın cevabı gecikmeden geldi işte.

Kendimize gecikme lüksümüz var mı?

Sınırları çizilmiş bir bedenimiz var. İçinde bir adet can. Bu dünyadaki zamanımız belirli, sonumuz belirsiz. Lüks bunun neresinde? Ancak dünyevi hayatta tüketilen zaman kategorisinde. Dünyevi şeylere geç kalma lüksümüz yok da kendimizi bilmeme, ihtiyaçlarımızı görmezden gelme, sorumluluğumuzu almama, kendimizi kabul edip sevmeme lüksümüz var mı?

Kendine gecikmek olur mu diyenlere;

Sor kendine, hemen şimdi sor.

İçinden yükselen ve seni ‘gel, hadi, şimdi’ diye çağıran şeyler var mı?

Bunlar hayatında mı?

Değilse, nedir gecikmenin sebebi?

Kendine gecikme lüksünü bırakıp kendini seçme zamanın gelmedi mi?

AgacKof

4 Replies to “Seç ve Geç”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: