Mektup

Sevgili Okuyucu,

Nasılsın? Neredesin? Nefesinle bir misin?

Ben mi?

İki nefes arası bir yerde sıkışmış beklemedeyim. Ya erken alınıp içimi balon gibi şişiren bir boşluk, ya geç kalınıp boğazımda taşlaşan bir yumru.

Bu sana yazmak için üçüncü girişimim. Üç gün, üçbin yas sonrası kendimi ifade edebilir miyim?

Ulusal yas ilan edilmesinin bir sebebi olmalı. Bir gün, üç gece, beş hece. Neden böyle bir zaman? Yaşanan kayıpları, travmayı, yokluğu hazmedebilmek? Bu duyguyla birleşebilmek? Trajediyi geçiştirmeden içimizden geçmesine izin verebilmek? Gerçeği farkedebilmek ve kaybı kabullenebilmek?

Güzel Türkçemizdeki ‘ebil’ eki bize ne diyor? Bu konularda ‘yetenekli’ olduğumuzu mu yoksa ‘izinli’ bulunduğumuzu mu?

O ‘menfur’ saldırının, karaAnların, memleketin ana-karasında, AnKara’sında patladığı gün ben lise arkadaşlarımla buluşacaktım. Programı iptal edip etmeme arasında gidip geldik. Yine de buluşmaya karar verdik. Emirgan Korusu’na gideriz, ağaçlara sincaplara bakarız, birbirimize sarılırız, sessiz kalırız, içten taşanları duyarız diye geçirdik. Kararın üstünden beş dakika geçmeden su içerken sıvının boğazımdan akamadığına şahit oldum, neredeyse boğuldum. Yutkunamadım. Boynum kaskatı, gırtlağım taş kesildi. Tutuldum. Acıdan ağladım. Tam da psikolojik ve içsel acıların fiziksel acıya nasıl, ne şiddette dönüşebileceğini hayal etmeye çalışırken durduğum yerde kalakaldım. Her şeyi iptal ettim, boynuma şal sarıp kanepeye uzandım. Bütün bir gün kıpırdayamadan o kanepede yattım. Kanepenin beni kucağında sarıp sarmalasına sığındım.

Sığınacak başka diyarlar aradığımda, gerçekliğe ara verip annesini yeni kaybetmiş kırk yaşındaki Blanca’nın ona yazdığı itiraf dolu mektubunu, Milena Busquets’in Bu da Geçecek’ini okudum. Birini kaybettiğinde insanların tam olarak ne diyeceğini bilemeyerek sana ‘bu da geçecek, unutacaksın, iyi olacaksın’ demelerine, aynı onun gibi müthiş sinirlendim. Bu da mı geçecek ha dedim, bu da mı geçecek?

Kitabı falan beğenmedim, bir kenara öylece fırlatıverdim. Hem zaten ne okusam üzülüp sinirlenecektim. ‘Hiçbir şey geçmiyor, sadece geçiş(tiril)iyor. Her ölümle bedenim, ruhum bir hücre daha eksiliyor Blanca!’ diye kükredim. Blanca’dan cevap geldi, annesine tam da şunu yazdı. ‘Artık bunun doğru olmadığını biliyorum. Ölünceye dek sensiz yaşayacağım’.

Yas nedir, matem nedir, normali nasıl, patolojiği nasıl yaşanır, hayata nasıl devam edilir, TDK, psikolog, psikanalist sitelerinde cevaplarını ararken kendimi buluverdim. Geçmişte, yas üzerine yazdım. Berkin Elvan hayatını kaybettiğinde klavyeye davranmış, öfke, üzüntü ve tepkiyle haykırmıştım. Zamanın geçmesine izin vermek üzerine yazdım. Suruç saldırısı sonrası dayanamamış, suçluluk, yalnızlık ve pazarlık hissiyle barış, birlik, bütünlük üzerine paylaşarak sakin kalmıştım. Halbuki yaz(a)madıklarım yazdıklarımın ötesindeydi, onları öylece bırakmıştım.

Yasın evreleri olurmuş. Kimbilir kaçıncıdayım. İlki şok ve inkar, ikincisi kızgınlık ve isyan, üçüncüsü pazarlık, dördüncü depresyon, beşinci kabullenme ve devam etme.

Mesela ben olay bu kadar tazeyken inadına barış falan diyemedim. Hayata devam edemedim. İyi olacağım diye hönküremedim. Ama ‘iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın’ diye de kimseye alevler püskürtmedim. İnatlaşmak, direktifler koşmak, ünlemler kullanmak bile bana o kadar sert ve ‘savaşçıl’ geldi ki, ben sadece Gandhi’ye özendim. (Gandhi’nin bir 12. ev Terazi’si olduğunu söylemeli miyim?) Sessizliğe, sukunete, pasif direnişe, böylesi barış ve özgürleşmenin hayaline gitmek istedim.

Üstelik, bu sabah barış, uyum ve stratejinin arketipsel temsilcisi Terazi’de bir Yeniay doğdu. Karşıdakini kaale almak, bunu konuşarak, diplomasiyle yapmak üzere bir başlangıç teması vardı. Ve lakin bu Yeniay pek de öyle uyumlu ve barışçıl bir temayla oluşmadı. Karşısındaki Uranüs her türlü kişisel tepkimeyi (patlamayı), özgürleşmeyi, yapıları yıkıp atmayı ve uyanışı temsil eden dinamikleri de beraberinde getirdi. Sıradışı bir diplomasi geliştirmek, uyandıran, sürprizler getiren ilişkiler kurmak, çığır açacak stratejiler başlatmak mümkün değil miydi?

Her birimiz teker teker patlayıp koparken ne barışı ne uyumu diyebilirsin sevgili Okuyucu. Ben de sana barış için sen nasıl sınavlar veriyor, nasıl bir sorumluluk alıyorsun, değer sistemini bu anlamda yeniden ayarlıyor ve gözden geçiriyor musun diye sorabilirim. Bunu kendime her bir gün, Yeniay’ı beklemeden soruyorum.

Bir yerde okudum, ünlülerimizden biri ‘biri gelse de bizi kurtarsa’ demiş. Hep o kurtarıcı beklentisi. Evet, gökyüzünde bu kurtarılma teması da var. Daha doğrusu bunun beklentisi, aldatmacası ve hemen antisini getiren kurban olma hali. Halbuki bizler (Terazi’yle) eşit ilişki kurmadığımız sürece, savaşımızı diplomasiyle vermediğimiz sürece (Türkiye’nin Mars’ı Terazi’de ve 4. evde) kendimizi aşan, aşkın, büyülü birtakım insan, güç veya mercilerden medet umup onlara kapılıp gittikçe, boğulmaktan nasıl ‘kendi kendimizi kurtaracağız’?

Her zaman seçme şansımız var, her zaman. Özgür irade bu, gerçekçi düşünce bu, sivil hareket bu, bireyliği ifade bu, bireyliği ifade ederek toplumsal birlik olmak bu. Birşeylerin değişmesini istiyorsak o değişime gönüllü olmalıyız. Terazi’deki Yeniay’ın o özgürlükçü ve şok edici ilişkisel dinamiği olumlu anlamda işte tam da bunu sağlayabilir. Sıradışılaştırmamız gereken ilişki kuruş biçimimiz ne? İlişki dediğin içindeki bir seni bir de ötekini içerirse, sendeki yansımasından başlamak bir adım değil mi söyle. Öte tarafta bu özgürleşme tepkisi illa ki bir yerden çıkmak isteyeceği için düşünülmeden, hazmedilmeden ifade edilen, olur olmadık, sırf değişiklik olsun diye patlayan zamansız ve ayarsız isyanlara da sebebiyet verebilir, demedi deme.

Sabianlara göre 20 derece Terazi’de oluşan bu Yeniay farkındalığımızı yükseltecek kaynaklara güvenmemizi ve başkalarına yardım etmemizi teşvik ediyor. Bütün ilişkiler kendimizle başlamıyor mu?

TMA Magazine, October-November 2015

Konuyu dağıttım mı sevgili Okuyucu? Bana hepsi birbirinin içinde gibi geliyor.

Zaman geçiyor, biz geçemiyoruz. Kopan kopuyor, biz kopamıyoruz. Geçen geçsin, kopan kopsun mu diyorsun? O zaman seninle orada ayrılıyoruz. 1 Kasım 2015’in haritası var, yorum ister misin?

Vatanı koruyup kollayarak ona ‘analık’ etmek, halka sahip çıkmak, şefkatle, sevgiyle birleşmek, odaklı bir şekilde sonuna kadar devam etmek var. Bir de tam karşısında statükoya, kurumlara tutunan, baskılayan, ölümüne güçle bütün bu şifayı boğmaya çalışan karşıt uç. Birliktelikten gelen kudretle o karşıt güç bütün yapıların yıkılıp yeniden inşasına sebebiyet verecek arınmayı getirebilir ya da aksine bütün bu şifayı boğup ölüme gömebilir. Sen nerede yer alacaksın?

Bu mumlar doksanyedi can ve bu yolda kaybedilenler için..

Sağlıcakla kal Okuyucu. Sağlıkta ve yaşamda kal.

Mum

2 Replies to “Mektup”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s