Bu yaz hem roman hem öykü kitabı anlamında sevdiğim eserler okudum.

Misal, biraz eskilere gittim, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına el attım. Yaratıcı Yazarlık atölyesinden çıkan yeni yazarlardan denemeler yaptım, Ömür İklim Demir Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı çok beğendim. Peru’ya uzandım, Mario Vargas Llosa’dan Ketum Kahraman’la bir Lima bir Piura sokaklarında dolaştım. Kurt Vonnegut Şampiyonların Kahvaltısı’yla açıklamalı çizgi roman günlerine döndüm. Karin Karakaşlı’nın Yetersiz Bakiyesi’yle ortak hafızamıza dair bireysel öykülerle sarsıldım. Hakan Akdoğan’ın Varlık ve Piçlik’iyle bu aralar tekrar eden sıkıntılı orta yaş erkeği profiliyle daraldım. Jeffrey Eugenides Middlesex’le çok güldüm, duygulandım; o kadar klişe, bildik ve taraflı yaklaşılan Türk-Yunan tarihine Rum asıllı bir Amerikalının getirdiği kuşkucu ve madalyonun öbür yüzüne odaklı bakış açısıyla hayran kaldım. Ve bunun ötesindeki bozuk bir genin nesilden nesile aktarılan bambaşka hikayesine.

Sanırım bu yaz benim için zirve Middlesex ve Aylak Adam oldu. İşte tam da bunlar başlı başına münferit inceleme ve yazıyı hakettiler, ama ben bir türlü oraya gelemedim. Yoksa o tadı kimseyle paylaşmak mı istemedim?

İlginç bir şekilde, yukarıda bahsetmeyip ayrı tuttuğum, okuma yolculuğu anlamında beni zorlayan, sıklıkla sıkan, ‘niye okuyorum ki ben bu adamın hayatını?’ diye sorgulamama sebep olan -çünkü Kitap Kulübü arkadaşlarıma sözüm vardı- Kavgam’ı ise, tüm tepkiselliğime rağmen yazmaya karar verdim.

Kavgam, Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın yaşam mücadelesini en ince detayına kadar anlatan, tüm dünyada çok satan listelerine girmiş, yirmi iki dile çevrilmiş, yazdıkları, anlattıkları, konu ettikleriyle hem fenomen hem de mahkemelik olmuş altı ciltlik bir seri roman. Şu an Türkçe’ye Norveççe aslından sadece ilk cildi çevrilmiş. Normalde ne çok satanlara ne de biyografilere çekileceğimi düşünmezken Yaratıcı Yazarlık kursundaki bir sohbet ve hocanın da etkisiyle Kavgam bu yaz okunacaklar listeme girdi. Bence romanın adı ‘Karl Ove’ de olabilirmiş. Yazarın kitapta kendisine seslenilen adı sürekli aklımda.

Seri romanın bu ilk cildi iki bölümden oluşuyor. İlkinde Karl Ove’nin ergenlikten gençliğe geçişine tanık oluyoruz. Abisiyle ilişkisi, evde pek bulunmayan, çalışan anne ve esas mesele korku timsali bir garip baba. Her bir gününü detay detay anlatıyor yazar. Sabah kalktım, tuvalete gittim, yüzümü yıkadım, dişimi fırçaladım, pijamamı çıkardım, gömleğimi giydim, kollarını kıvırdım, merdivenden indim, mutfağa girdim, demliğe su koydum, kaynattım, kahve yaptım kadar günlük detaylara giriyor.

Yazarın çok güçlü bir gözlem ve imgelem yeteneği olduğu aşikar. Böyle detaycı bir zihnin ürününü okurken bizzat Karl Ove’nin bir, hatta birçok gününü yaşıyor, merdivenleri onunla inip çıkıyorsunuz. Ama çoğu yerde oldukça sıkıcı bir tonda geçiyor ergenlik zamanları. Bir hareket, özlem, korku, duygulanım dünyasına dair beklenti içinde gelip geçiyor bu bölüm. Sıradan kalıyor. Genel geçer duruyor. Halbuki sıradan olmayan birşeyler olduğunu alttan alta hissediyor insan, ama hikaye oraya bir türlü gelemiyor o günlük rutin ve detay aktarımlarından. Bu bölüm birşey olsun, patlama gelsin, derinleşme girsin diye bekleyerek geçiyor. Sanki bir kreşendoya doğru gitmiyor.

Ve lakin, her tak etti canıma deyip sıkıldığım, hatta yatakta okurken uyuyakalıp kitap yüzüme düşünce uyandığım noktada öyle bir cümleyle yakalıyor ki birden oturur pozisyona geçip ders kitabı gibi okumaya başlamış buluyorum kendimi. Elimde kurşun kalem, satırların altını çiziyorum. Uyuklarken uykum kaçıyor, okumaya odaklanıyorum. Yazarın felsefesini yakalıyorum. İçinde de kendimi.

Yalnız başıma kalmak benim için her zaman büyük bir ihtiyaç olmuştur, yalnızlığın beni çevreleyeceği geniş alanlara gereksinim duyarım ve bunu bulamadığım zaman, son beş yıldır olduğu üzere, hüsranım paniğe ya da saldırganlığa sebebiyet verebilir. Ve tüm yetişkinlik hayatım boyunca beni ayakta tutan şey, bir gün olağanüstü bir şey yazma emeli bu şekilde tehlikeye girdiğinde, içimde beni bir fare gibi kemiren tek bir düşünce olur; o da kaçmak zorunda olduğum. Zaman geçerken, bir kum gibi parmaklarımın arasından akıp giderken ben..sahiden ne yapıyorum? Yerleri siliyorum, çamaşırları yıkıyorum, akşam yemeğini hazırlıyorum, evi temizliyorum, alışveriş yapıyorum….Bu bir mücadele ve bu mücadele her ne kadar kahramanca olmasa da benden üstün bir güce karşı savaşıyorum.. s. 45

Profesyonel hayatı bıraktığımdan beri evde çalışıyorum. Fakat evde çalışmak kontrolümde olmayan bir sürü angarya rutini de beraberinde getiriyor. Her çalışmam gerektiğinde kendimi evi toplarken, bir şeyleri yerleştirirken, bir odadan diğerine bir şeyler taşırken buluyor, zaman akıp giderken onu yakalamak, bu rutinden kaçmak istiyorum. İşte yukarıdaki alıntıyla sanki kendi hayatımın bir kesitine ta Norveç’ten ışınlanıyorum.

Knausgaard’ın tanımak ve tanınmakla ilgili bir derdi olduğunu satır aralarında hissediyor, bunun teyidini alıyorum.

Tanınmak, engin dünyaya açılmak istiyordum. Ve bunu yapabilmeme olanak sağlayabilecek bildiğim tek yol müzikti.

s. 114

İlk bölüm bana göre oldukça vasat, tutkusuz, günlük işlerin sıkıcı ve boğucu detaylarıyla, yeni yetme bir oğlanın izlenimleri üstünden geçip gidiyor. Tam iki yüz sayfa.

İkinci bölümde küt diye onaltılı yaşlardan otuz yaşına geliyoruz. Herkes hayatının başka bir evresinde, başka şehirlerde yaşıyor. Ailesel ilişkiler bireysel seviyede, kopuk, farklı yansıyor. Alttan hala o ergen çocuğun kırılganlığı, baba karakterinin baskın ve ezici etkisi, abiden çekinme hissediliyor. Hemen olmasa da roman sonunda akmaya başlıyor. Bu bölüm aslında -yanlış hatırlamıyorsam- toplam üç günde geçiyor. Spoiler vermemek için can alıcı noktaya değinmiyorum, ama bir toplumdaki kültürel değerler, aile bağları, bireysel yaşamlar, anne-baba-çocuk ilişkisi, kardeş ilişkisi, büyüklerle -anneanne-babaanne-dede- ilişki ve teması babında ne kadar zıt dünyaların insanları olduğumuzu okuyorum. Bu bir Türk ailesi olsaydı, yazar Türk olsaydı, baba, abi, babaanne, anne, amcalar, yengeler bizim coğrafyamızdan olsaydı nasıl olurdu, nasıl yaşanırdı, kurguladıkça kurguluyorum. Daha iyi ya da kötü değil, sadece farklı, çok farklı bir yaşam biçimi.

Bazı sahneler, tepkiler, tepkisizlikler, durumlar, diyaloglar dudağımı uçuklatırken ben satır altlarını çizmeye devam ediyorum.

Kaos bir tür yer çekimidir ve tarihin ritmi, yani medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü belki de bununla şekilleniyordur. Uçların öyle ya da böyle birbirine benzemesi dikkate şayandır, çünkü aşırı kaotik bir dünyada da, katı kurallarla düzenlenmiş ve sınırları çizilmiş dünyada da birey bir hiçtir ve yaşam her şeydir. Nasıl ki kalp hangi hayat için attığını umursamıyorsa, şehir de içindeki muhtelif işlevleri kimin yerini getirdiğini umursamaz. s. 221

Romanda ilerledikçe yazmaya, yaratmaya dair malzeme Rollo May’in Yaratma Cesareti‘ni ve kursu hatırlatıyor. Yazmak gerçekten neyle ilgili diye sorguluyorum.

Yazmak yaratmaktan ziyade yıkmakla ilgilidir. Ve kimse bunu Rimbaud’dan daha iyi bilmiyordu…Rimbaud her şeyi özgürlük üzerine kurmuştu, bu hayatında olduğu gibi yazmakta da böyleydi ve özgürlüğü bu denli önemli bulduğu için yazmayı ardında bırakabiliyordu, ya da belki de bırakmıştı, çünkü yazmak da onun için mutlaka yıkması gereken bir engele dönüşmüştü. Özgürlük, yıkım artı harekettir. Bunu bilen diğer yazar da Aksel Sandemose’ydi. Onun trajedisi bu formülü edebiyatına uygulayıp hayatına uygulayamamış olmasıdır. Yıktı ve o harabenin içinde yaşamını sürdürdü. Rimbaud Afrika’ya gitti. s. 224

Hayatı, dünyayı ve düzeni sorgularken çağımızın sendromu temelimizi, yani bedenimizi (ek olarak duygular, ihtiyaçlar, öz de denebilir) unutup zihne kaçtığımızı hatırlatıyor yazar. Her şeyin zihinden çözülmeye, bilimsel olarak açıklanmaya çalışılması, fikir baloncuklarından ibaret kurgular olmamıza değiniyor.

Dünyamız kendi etrafına kapanmıştır, bizim etrafımıza kapanmıştır ve bunun hiçbir çıkışı yoktur. Bu durumda daha entellektüel bir derinlik, daha çok maneviyat arayanlar hiçbir şey anlamamıştır çünkü akıl her şeyi ele geçirmiştir. Her şey akıl olmuştur, bedenlerimiz bile artık beden değil, beden fikirleridir, kendi imge cennetimiz ile bizdeki ve üzerimizdeki kavrayışlarımız arasında bulunan, yaşamlarımızın giderek büyüyen geniş parçalarının bulunduğu yerdir.

s. 254

Ve noktayı koyuyor. Ölüm. Mutlak olan tek şey.

…ölüm için bu bağlamda, hiçbir sınır yoktur, masiftir, aynı anda her yerdedir, tükenmezdir. Ama bu, bir fikir olarak ölümdür, bedensiz ölüm, bir düşünce ve imge olarak ölüm, entellektüel bir kavram olarak ölümdür. Bu ölüm ‘ölüm’ sözcüğüyle aynıdır; ölmüş bir insanın adı zikredildiğinde refere edilen bedensiz kişi. İnsan hayattayken bu isim bedeni, bulunduğu yeri, yaptığı işi refere ediyorken; öldüğünde isim bedenden ayrılır ve yaşayanla kalır, ki bahsedildiğinde bir zamanlar olduğu kişiyi işaret eder; şu an olduğu kişiyi, bir yerlerde çürümekte olan bir bedeni asla değil.

Çünkü ölüm, isminin ve hayatın ötesinde olabilir, ama dünyanın ötesinde değildir. s. 254-255

Bir de gülümseten, belki üstüne özellikle düşünülmeyen, ama karşınıza çıkınca ‘evet, gerçekten de’ dedirten bölümler alıntıyı hak ediyor.

…başka ailelerde yatıya kalmayı her zaman sevmiştim, yatağına temiz çarşafların serildiği, bir sürü yabancı nesneyle dolu sadece sana ait bir odanın olması, sana özel havluyla el havlusunun misafirperverce bırakılması, oradan da her kimi ziyaret ettiysem mutlaka bir tür rahatsızlık duygusu barındıran ailenin mahremine doğrudan giriş, çünkü ziyaret edildikleri sırada insanlar kendi içlerindeki gerilimi ne kadar arka planda tutmaya çabalasalar da, o her zaman fark edilebilir şekilde kalır ve bunu senin varlığın mı yaratmaktadır yoksa aslında mevcut olan gerilimi senin varlığın mı bastırmaktadır asla bilemezsin. Üçüncü bir olasılık ise, elbette, bu gerilimlerin yalnızca benim kafamın içinde kendine ait bir hayat süren ‘gerilim’lerden olmasıydı. s. 283

Ay yönetiminde, su elementindeki duygular ve ihtiyaçlar alanı daha güzel nasıl anlatılabilir?

Duygular su gibidir, içine doldukları çevrenin şeklini alırlar. Yasların en büyüğü dahi iz bırakmaz, en kahredici oldukları ve uzun sürdükleri zamanlarda bunun nedeni duyguların katılaşması değildir, bunu yapamazlar, kıpırtısız dururlar; suyun ormanda kıpırtısızca durması gibi. s. 293

Peki Merkür yönetiminde, hava elementindeki düşünceler?

..düşüncelerin, şayet haklarında iyi bir şey söylemek mümkünse, büyük bir zayıflığı vardır, o da etkili olabilmeleri için arada bir mesafeyi gerektirmeleridir. Bu mesafenin dahilindeki her şey duygulara tabidir. s. 371

Karl Ove Knausgaard bir Yay. Otobiyografik bir roman olduğu için bu arketipin özelliklerini daha ilk ciltten detaylı yakalamaya başlıyorsunuz. Hayatı bir felsefe üzerinden yaşamak, sürekli bir anlam arayışında, onu bulma derdinde değil de, aslen o ‘arayış’ halinde olmak, herşeyi bütünsel ve sezgisel olarak kavramak, üstüne anlam koymak, dogmatik kaçabilecek tanımlar getirmek, güçlü imgelemler sahnelemek gibi. Öte yandan şan şöhret ve popülerliği sevmek. Yazarın doğum saatini bilmediğim için Ay’ı İkizler ile Yengeç arasında gidip geliyor. Bütün bu sorgulamalar, detaylı bilgi aktarımı, hatta kirliliği ve sürekli olarak huzursuzluk içindeki çocukluk, gençlik bana daha çok Ay İkizler’de izlenimi veriyor. Karl Ove bilip öğrendikçe kendini güvende hissediyor. Yay’daki Merkür’le de durmadan anlattıkça anlatıyor. Kendini edebiyat alanında bulması boşuna değil.

Sanırım ben de yazardaki Yay-İkizler aksına kaçıyor ve susmadan yazıyorum. Haritadaki eksik toprak elementini görüyor ve sınırı koyamadığımı farkediyorum. Dur deme zamanı gelip çatıyor, Satürn devreye giriyor.

Kavgam, bu yaz özellikle beğendiğim kitaplar arasında olmasa da kesinlikle üstünde konuşmaya, tartışmaya değer bir roman, yetmez yazar ve hayatı. Belki de bu yüzden bu kadar ses getirdi. İnsanın dile getirmeye tenezzül etmeyeceği nitelikte detaylarla hayatını aktarması ve o detaylardan çıplak bir şekilde bir insanı gözetlemek. Evet, işte tam da bu. Bir nevi röntgencilik. Bir adamın hayatını en ince detayına kadar izlemek.

Kitap bitti, ama bu ciltte anlatılan hikaye bitmedi. Devamını okumak konusunda ise çekimserim. Belki zaman geçtikten sonra..

Of, ne çok yazdım! Eğer buralara kadar sabırla okuduysanız size teşekkür ederim.

Kavgam Cilt I / Karl Ove Knausgaard / 490 sayfa / Monokl Edebiyat / Yazar: Yay

Kavgam

3 thoughts

  1. Geri bildirim: Yaz Dostum – MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s