Nasıl başlayacağımı, ne yazacağımı bilmiyorum. Sadece bir yerden başlamam ve yazmam gerektiğini biliyorum. Gerekiyor çünkü hayat rutinimden biri bu. Yazmak. Yazmamak hayatı durdurmak.

Masa başına oturdum, yazıyorum.

Dolunay noktasında bırakmış, özlemler içinde kaybolmakla gerçekler içinde sapla samanı ayırmak ikilemine değinmiştim. Kayboluşun kolay ve mümkün olduğu şu zamanda nasıl bir kayboluş içinde olduğumuzu farketmek, onu seçmek olası mı? Kayboluşta kontrol yok, sınırsızlık çok. Mantık çalışmıyor, sakin kalınmıyor. Her kayboluş bir dibe batış mı? Yükseliş olamaz mı?

Sınırlarımızı bilmemek, şablonsuz çerçevesiz kalmak korkutucu. Özgürlük dediğin bu değil. Özgürlük, sınırlarını bilerek kendi iradenle istediğini seçmek. Yaratıcı Yazarlık kursunda Murat Gülsoy örneklemişti. Önünde bembeyaz bir sayfa veya boş bir ekranla başbaşa kaldığında başlangıç ve bitiş sınırlarını bilmezsen o boşluk tarafından yutulur, bir türlü başlayamaz, üretemez, sınırsızlığı aşma endişesiyle başedemezsin. Yazmamız için verdiği egzersizlerde de birkaç sözcük, bir görsel veya bir giriş referansıyla, kendi sınırlarımızı bilmemiz, onun mücadelesi, çelişkisiyle harekete geçmemiz için o ödevin sınırlarını çizmişti.

Her sınır, o sınırı aşmak, ondan özgürleşmek için bir kontrol, doğası itibariyle bir başkaldırı noktası. Her sınırsızlık bir dağınıklık, dağılmışlık, erime, kayboluş. Sınırsız sınırlılık mı -kendi sınırlarını bilerek ilerlediğin, sınırlı sınırsızlık mı -sana tanımlanan içinde hareket izni verildiğin?

Sınırlarımızı kaybediyor, kayboluşa mı sürükleniyoruz? Kayboluş içinde manasız sınırlar çekiyor, öteki beriki diye ayıra ayıra parçik pinçik mi ediyoruz? Yükselişi birlik, bütünlük ve öyle bir sınırsızlık içinde mi yoksa ayrılış, yokoluş ve kayboluş içinde mi yaşıyoruz? Kendi kayboluşumuzun, sınırsızlığımızın sınırlarını nerede başlatıp bitiriyoruz?

Ben kayboluşu sanatta arıyorum, müzikte buluyorum, edebiyatta hayal ediyorum, yaratıcılıkta görselliyorum. Birliğin, bütünlüğün bu dil üstünden -ve dil üstünden- mümkün olduğunu ümit ediyorum. Empatinin, şefkatin içimizde yeşerebilmesi, kendimizi bir diğerinin yerine koyabilmemiz için yaşanan acı gerçekliğe paralel böylesi seçilen kayboluşlara izin vermemiz gerektiğine, sınırlarımızı bu anlamda açmamıza, böylesi yükselişi içeri almamıza inanıyorum. Bu gerçeklerden kaçış değil, eğlence değil, yaşananları hafife almak değil. Her şeye rağmen dünyada iyi şeyler de üretildiğini hatırlama, üretmeye devam edebilme, ışık bulabilme ve mücadele etme yetisi için yaratıcılığa izin vermemizin gerekli ihtiyacından bahsediyorum.

Mesela geçen hafta gittiğim Verona Opera Festivali’ni anlatmak istiyorum. Babil’de geçen Nabucco ve oradaki savaş-aşk temasından, ya da eski Mısır’daki Aida ve Radames’ten, Sevil Berberi’nin hınzır Figaro’sundan, 1. yüzyıldan kalma otuzbin kişilik Verona Arenası’nın hala dimdik ayakta ve kullanılıyor olmasından, ağzını açık bırakan sahne dekorundan, sokak duvarlarında en ufak bir çizik yokken karşıma çıkan ‘bağzı’ grafitilerden, hasetten, gıptadan, hüzünden, özlemden, keşkeden, bir gün belkiden..

Bagzi
Vicolo Mazzini

Üstünden bir hafta geçiyor, malzeme çıkacak gibi durmuyor. Biraz fotoğraf, biraz film imdada yetişiyor. Bana ise, parmaklarımdan ne dökülürse onu tapelemek düşüyor.

'Aida'lanmak

A post shared by -Neslihan K (@lesliyan) on

Arena di Verona
Arena di Verona
Verona Adiger River
Verona Adige River
Castelvecchio
Castelvecchio
Lago di Garda
Lago di Garda
Calvino vs Baricco
Calvino vs Baricco

Yazdıklarımla ben de kayboluyorum. En azından yazma rutinimi gerçekleştirmek üzere somut bir adım atıyorum. Yaşanan acılara karşı bir arkadaşımın ifade ettiği gibi pasif direnişi seçiyorum. Sükuneti. Barışı. Öte yandan yapmayı bildiğim şeylere devam etmek üzere kendi kendimi motive etmeye gayret ediyorum. Ben kimim? Nasıl değerlere sahibim? Kendimi nasıl ifade ederim? Kayboluşun eşiğinde miyim?

Ya sen okuyucu, sen kimsin? Kendini nasıl ifade eder, hangi dili seçersin? Yokedici kayboluşa mı sürüklenmekte, yaratıcı kayboluşa mı izin vermektesin?

13 Eylül’deki Güneş Tutulması’nda sapla samanı ayırabilecek misin?

3 thoughts

  1. Verona gerçekten büyüleyiciydi, yenden yazını okuyunca anılarım canlandı, yine gitmek yine görmek yine yaşamak gerek, sevgiler:)

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s