İzin Ver

Öfkeye ilk nasıl tepki verirsiniz?

Bende hemen bir mesafelenme devreye girer. Soğutma operasyonu. Karşımdaki alevlenip ateş aldıkça onu söndürüp sakinleştirme isteği içimde pırpırlanır. Kanat çırpmak da bir nevi hava akımı yaratır. Öfkenin şiddeti yüksek, sakinleşme ışığı kesikse soğutma donma noktasına ulaşabilir. Kutup dairesinde dondurup hissizleştirmeye.

Peki ya üzüntüye tepkiniz?

Kitabımda üzüntü eşittir kan ter gözyaşı, her türlü sıvının salgılı çalkantısı, dalga dalga köpürtüsü taşması, akışkanların itip çekmeli gelgiti. Üzüntü bende sabitlenme, form alma, durma hissi yaratır. Ruhum suyu emecek toprak, dalganın yalayıp geçeceği kayayı arar. Somut bir dayanak.

Her iki durumda da zaman ister, yanı başıma Zaman’ı çağırırım. Bazen mesafelenmek bazen sabitlenmek için. Belki Zaman’ı tutup dondurmak. Durdurmak. Geriye alıp yeniden oynatmak.

Tepki dediğin zihin ve mantık yoluyla ulaşılan bir davranış biçimi değil. Otomatik. Dürtüsel. Işıklı sensör. Öten alarm.

Geçen haftayı böyle geçirdim. Her gün yazmayı düşünüp erteleyerek, biraz daha zaman satın alarak, zamanı geçiştirmeden, içimden geçmesine izin vererek. Verebildim mi tartışılır. İzin verilmesi gerekenler izinsiz, izin verilmemesi gerekenler izinli bir memlekette kendi kendine izin kağıdı yazmak o kadar zor ki..

Bu topraklarda birden fazla ülkeyi, hayatı, gündemi, gerçekliği yaşıyoruz gibi geliyor mu size de? Bir tarafta parça parça uzuvlar vücutlar, öte tarafta ojeli boyalı eller ayaklar. Distopik bir romanın siyah ve beyazını aynı anda, paralel dünyalarda yaşıyor, bir tarafta ses, ötekinde görüntü, senkronu bozuk bir film çekiyoruz.

Kendine baba rolü biçmiş devlet erkanı kadar onun büyümeyen çocuğu rolündeki halkın da birbirine had bildirmesi, neyi yapması neyi yapmaması gerektiğini söylemesi, kin kusup nefret biçmesinden sıtkım sıyrıldığı kadar ne hissetmem, ne düşünmem, neyi kabullenip neyi kabullenmemem konusunda da donup kalma noktasına ulaşıyorum. Derim kalınlaşmış, gözyaşı pınarlarım kurumuş, kalbim taşlaşmış değil. Uyuşturucu bağımlısı cankiler gibiyim. Kollarımın her tarafı iğne izleri, sarı siyah çürüklerle dolu. Sürekli verilen bir acı ve uyuşma halinde, hissizlik uçurumunun köşesindeyim.

Hissizlik noktasında, ara sıra, ılık ılık, dalga dalga yükselen öfke hissine şahit oluyorum.

Şaşırıyorum.

Utanıyorum.

Suçluluk duyuyorum.

Kendi hayatımıza odaklanamamamıza büyük öfke duyuyorum.

Gündeme karşı o kadar bencilce, kendimce bir istek ki bu, hayatımı kendi rutininde yaşamanın utancını omuzlarımda taşıyor, vicdan azabıyla kıvrım kıvrım kıvranıyorum. Bireysel hayatıma tecavüz eden sosyal, toplumsal, yönetimsel durumumuza isyan ediyorum. Okuduğum kitabı yazmaktan, keyif aldığım bir müziği, yolculuğu paylaşmaktan, Yeniay’ı Dolunay’ı analiz etmekten, kişisel rutinim her neyse onu gerçekleştirmekten imtina ediyor, oraya bir çizgi çekiyorum. Kendim için yukarıda bahsettiğim zamanı donduruyorum. Dur, şimdi zamanı değil, şimdi değil.

Bu memlekette birey için ‘herhangi bir zaman’ doğru değil. Ha, toplum için öyle mi?

Feo Aladağ’ın Die Fremde filminde şu minvaldeki replik aklıma geliyor.

Seninle toplum arasında seçim yapmaları gerekirse, asla seni seçmezler.

Bu kocasından ayrılmak isteyen bir Türk kadınına abla saydığı bir başkasından verilen öğüt.

Konumuzla alakasız. Ve çok alakalı.

Sen kendi yolunu çizmek, kendi özgür, bireysel hayatını istikrarlı bir şekilde sürmek isterken bu topraklarda ne kadar mümkün oluyor? ‘Toplu-luk’ bireyi sanki hep yutuyor. Toplu ölümleriyle, toplu ihmalleriyle, toplu hapisleriyle, toplu yasaklarıyla, toplu yasalarıyla..

Değerden, varlıktan, candan değil, rakamlar ve birimlerden ibaret gelip gidiyoruz.

Otuz iki, üçyüz bir, sekiz, elli iki ve daha nicesi..

Bir-ey olmak için önce bir-lik mi olmak gerekiyor?

Ayrılmak için birleşmek?

Paradoks mu?

Bu gündemde ne değil ki?

Yaratıcı Yazarlık kursu sonrası oluşturduğumuz whats app grubunda bayram sonrası günaydınlaşıp tatil muhabbetine başlıyoruz. Esnasında gruptan biri kuzeninin Suruç’ta yaralananlardan olduğunu ve acil kan ihtiyacını yazıp paylaşmamızı rica ediyor. Bu mesaj bende bomba etkisi yaratıyor. Senkronu tutmayan filme dönüyorum. Kutup dairesinde donma noktasına.

Ben dahil herkes geçmiş olsun dileklerini ve acil kan ihtiyacını sosyal medyada paylaşacağını iletiyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bey’le birbirimize bakıyor, kalkıyoruz. Çapa’ya gidip kan veriyoruz. Kan davasını değil, kan kardeşliğini seçiyoruz. Akan onca kana karşılık bağışlanabilen dörtyüzyetmiş mililitre kanla.

Ne öfkenin ne üzüntünün dili olmak istiyorum, ama mutluluğun ve neşenin, ümidin ve özlemlerin diline uzanamıyorum. Zamanı değil, bekliyorum. Başka bir dil geliştirmeme yardımcı olması umuduyla kurmaca dünyanın hikayelerini okumaya çalışıyor, yazmaya hazır olunca kendimi ifade edebileyim diye okumadan okumaya geçiyorum. Zamana böyle izin verebiliyorum.

Bunu yazmaktan saymıyorum. Donmamak için kendi nefesimle avuç içlerimi ısıtıyor, kollarımın üstünde yukarı aşağı gezdiriyor, gözlerimi kapıyorum. Öfke ve Üzüntü’ye eşlikçi Barış, Sevgi, Anlayış ve Şefkat’i çağırıyor, ortalarında Zaman’a yer gösteriyorum. İzin ver onlara diyorum, içimizden geçmelerine izin ver.

İzin veriyorum.

Cazır Cazır’dan 20 Temmuz 2015 anısına..

2 Replies to “İzin Ver”

  1. Geri bildirim: Mektup « MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: