Pembe

Günaydın.

Saat sekiz cıvarı, benim için hayli erken.

Dün geceyarısı yarım bıraktığım Satürn yazısını tamamlamak yerine tazesine davranıyorum. Dün günlerden Satürn’dü, bugün neymiş bakalım.

Bu sabahki ofisim salondaki yemek masası. Önümde uzayıp gidiyor balkon kapısına doğru. Sağlı sollu sandalyelerle donatılmış uzun bir yol, ortasında çukur toprak tabak, ötesinde kuş cıvıltıları, ağaç tepeleri, karşı tarafın sırtları. Sağ pencerenin dışındaki zakkumlar pembe pembe. Kuzeye karşı konumlarında rüzgar gürledi mi yerlere kadar eğilip bükülen, arkalarındaki duvardan destekle başlarını tepedeki güneşe uzatıp büyüyen keskin yaprak üstü çiçekler. Sakin, rüzgarsız bu sabahın rengi pembeler.

Pembe.

Bu renk içimde garip titreşimler uyandırır. İteler, ötelerim pembeyi, pembeliği. Oğlan çocuğu olacakmışım da kız çocuğu olmuşum gibi hissetirir. Ne gardrobumda vardır ne kitabımda. Hep bir bahanem vardır olmamasına. En basitini yapar kestirip atarım. Sevmem derim. Ben değil.

Halbuki doğadaki pembeyi severim. Kendi ortamında. Şu yandaki zakkumlar o sipsivri yapraklar üstü nasıl da dolgun, canlılar. Ya da mor telgraflarımdan fırlayan minik pembe yanakçıklar. Gördünüz mü? Nasıl cikli cuklu yazmaya başladı parmaklar? Pembeyle ilgili belki de böyle bir derdim var. Yumuşamak. İçimdeki kırılganlığı kaygısızca ortaya koymak.

Kışın yaptığım rehberli bir meditasyon çalışmasında o günkü çalışmaya özel sözcük ve imgelerden bezeli yönlendirmeler sonrası altın vuruş işte bu renkle olmuştu. Şimdi kendinizi pespembe bir bulutla sarın. Yandım amman! Yerde bağdaş kurmuş, elleri dizlerinin üstünde, gözleri kapalı, burundan derin nefes alıp veren bendeniz dış dünya ekranındaki yansımamın aksine iç ekranda şöyle bir oyun sergiliyordum. Ellerim hala dizlerim üstünde aşağı bakarken, parmaklarım neredeyse onlara geçmiş. Seri hareketlerle bir sağıma bakıyorum bir soluma. Kalp çarpıntısından nefes alamıyorum. Yoksa öfkeden mi? Her tarafımda o pembeliği görüyorum. Önüm arkam sağım solum sobe. Yakalandım.

Çalışma biter bitmez rehberimize sormuştum, neden pembe. Sayın Yılmaz, neden tiyatro sakinliği ve sterilliğinde bir görüntü. Görünmeyen kısımlardaysa volkan patlamaları, lav taşmaları, köpür köpür akan kızgın korlar. Yeraltı kabuğu yarılmış da magma dışarı fırlamış aman Allah. Öyle bir ihtiyaç vardı bu çalışmada.Tazmanya canavarı vardı, çizgi film, bildiniz mi? He hü he hü diye garip sesler çıkarıp oraya buraya koşar, ortalığı dağıtırdı. Pembeyi görünce ben eşittir Tazmanya canavarı. San Fermin’e gidip Boğa’lara kırmızı falan göstermeye gerek yok. Bana pembe deyin kafi.

O günkü pembeye yakalanma anı kendimi orada gözlemleme, kalabilme çabasıyla elele, kolkolaydı. Çabasızdı diyemem. O pembede kaldım kalmasına, ama hiç öyle tatlı tatlı, yuvarlak yumuşak bir deneyim sanmayın. San Fermin’de dar sokaklarda önüne kalabalığı katmış gözü kara koşan boğalardan mıydım, şarap tanrısı Dionysos’un peşinde kralı parçalamak üzere kendinden geçen deli manyak Bakkhalar’dan mı tartışılır. Bittiğinde yorgundum. Yüzüm gözüm hafif nemli. Yanaklarım pembe. Pembeyi kendi ortamında mı severim demiştim?

Kuzey rüzgarı başladı. Zakkumlar kafadan aldıkları havasal darbeyle eğilip bükülmeye davrandı. Nasıl da esnek, nasıl da yumuşaklar. Yarı bellerine kadar eğilerek, onları yere çarpan rüzgara boyun eğmeden, sadece köprü kurarak, öne ve arkaya esneyerek köklerine, yerlerine, canlarına tutunuyorlar. Güçlü ve sağlam olmak eşit değildir dik durmanın canlı kanıtını sunuyorlar.

Neden pembe?

Çünkü bugün günlerden pembeymiş.

Pembe sahneye işte böyle geçmiş.

Zakkum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s