Dolunay Kerameti

Mahrem’den devam.

İnsan kurmaca metne nasıl meyil ediyor? Mahrem olanın ortaya çıkma arzusuyla kendi gerçekliğini ifşa etme korkusu arasında gidip gelen yazıcı hikayeyi kendinden özgürleştirip bir başka karaktere mi giydiriyor? Üstüne bir dünya mı inşa ediyor? Kişisel bir hikaye edebi bir metne, öyküye böyle böyle mi dönüşüyor? Sorular sorular..

Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle birşey demiş: Bizim yazarımız ailem bunu okursa ne der kaygısıyla yazamaz. Toplum, cemaat, aile baskısı Türk yazarın ensesinde ılık nefesini ıslak ıslak hissettirirmiş.

Bu baskıdan nasibini almak için ünlü bir Türk yazar olmaya gerek yok. Ergenliğimde aynı baskıyı günlük tutarken bile hissederdim. Ya bizimkiler okursa? Ya ifşa olursam? Belki bu endişeyle belki kendimi fütursuzca ifade etmedeki kontrolcülüğümden günlüğümden bile sakınırdım bazen yazmak istediklerimi. Öte yandan aşk meşk platonik hikayeler söz konusu oldu mu isim cisim boy pos endam eksik olmazdı. Ve küçük kardeşim tarafından koca ailenin ortasında sobelenirdim en olmadık şekilde. “Aaa, biliyorum, sen Ahmet’i seviyorsun, okudum okudum okudum!” Renkten renge giren bir surat, içinden ateş çıkan gözler, ok haline getirilip teker teker fırlatılan kirpikler… gibi çeşitli sahneler.

Halbuki ben de teyzemin genç kızken tuttuğu günlüklerini okurdum, iyi mi? Ailede kilitli çekmeceleri açıp saklanmış defterleri bulmak, gizemli dünyaları bir hafiye titizliğiyle okumak büyükten küçüğe genetik miras mıydı? Annem ve diğer teyzem de yazar mıymış, onlarınkiler de ortalığa saçılıp okunur muymuş, sormalı.

Belki de yazdığın zaman -ister kendin için ister bir başkası için olsun- okunma eylemine yönelik bir adım atmış oluyorsun. Bilinçdışında atılmış bir tohum. Tepkiyi doğuracak etkinin başlangıç noktası.Yaz ki okunsun. Yazmasan ne olur? İçinde gömülü kalır. Ortaya çıkmaz. Doğmadan ölür. Okunmaz.

O zaman okumak yazmanın doğal bir sonucu mudur? Her yazılan okunacak, beğenilecek, yerini bulacak, her ne için ortaya çıkıyorsa oraya ulaşacak diye bir kaide yok, ama doğasında var. Peşpeşe dizilmiş domino taşları gibi. Biri düştü mü öbürü de düşecek. Öbürü de, öbürü de, öbürü de.

Her ne mecrada olursa olsun hakiki yazmanın oldukça “mahrem” olduğunu gün be gün daha fazla deneyimliyorum. Sanki birinin evinde yatak odasına dalmışsın gibi, birini çıplak görmüşsün gibi, bir sevişmeye şahit olmuşsun gibi. Peki yazmak mı yazdığın mı? Et tırnaktan ayrılır mı?

Yarın sabah, 4 Mayıs 2015 İstanbul saatiyle 06.42 sularında Akrep’te Dolunay oluşuyor. Mahremiyete, ihtiraslara, dönüşüme dair köklü ihtiyaçlarımız ortaya çıkıyor. Benim için mahrem olanı yazıp kendimi iyi hissetmekle temkinli hareket ederek irademe sahip çıkmak arasında bir ikilem doğuyor. Genişlemek, büyümek, kendini aşmaksa cesaret edip sahne almakla mümkün görünüyor. İçimdeki büyümeyen çocuğu ortaya çıkararak. Vakti zamanında günlük tutan ergen kız sahneden mi korkuyor, yoksa dönüştürücü gücün kendisini geri dönüşü olmayan bir yola sokacağından mı?

Vakit geliyor, çanlar çalıyor, teker dönüyor, ergen kız at arabasına atlayıp balkabağına dönüşmeden gözden kayboluyor.

Desem de inanmayın. Kurmaca hepsi. Cevaplar mahremiyette gizli. Dolunay kerameti.

Gozler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s