Mahrem

Neden blog yazmaya başladım hatırlamıyorum.

Görünmeyen yanımı göstermek mi istedim? İçinde olduğum değişime kanal açmak mı? Kendi sesimi bulmak mı? İç dünyamı somutlaştırıp kendime ayna tutmak mı?

Cevabım yok. Sorular geriye döndüğümde çalışan zihinsel çarklar.

Neden yazmak istedim?

İstedim.

Yola çıktım.

Herhangi bir gün değildi isteğin gelme zamanı. Basit de değildi. Bir kırılma ve kriz dönemi, kilometretaşı, milat, son ve baştı.

O istekle korku elele gitti. Mars’ım harekete geçti, fitili ateşledi. Satürn’üm dur, ağır ol bakalım, dedi. Nereye bebeğim?

Dökülme isteğiyle açılma korkusu karşı karşıya kaldı, düello başladı. İyi olan kazansın.

Böyle hissettiğim zamanlara özel alternatif geliştirdim, banyomuzdaki dergilerin arasına bir defter attım. Tuvalet Günlüğü diye isimlendirdim. Buraya yazmak isteyip de cesaret edemediklerimi oraya kendibaşınalığımda karaladım. Orada bile engeller çıktı karşıma. Güvensizlik hortladı. İnsan kendi kendinden korkar mı?

Bir korkum duygusallaşmaktı. Duygular denizinde boğulmak. Yüzmeyi geç öğrendim ben. İki kere boğulma tehlikesi atlattım. Ondan mı bilmem. Benim Satürn yazım çizim konusunda başımda höt zöt derken etraftaki Satürnler de -ebeveynler, otoriteler, Bey, hocalar, arkadaşlar- çevremde kol gezmekteydiler. Her an birinden olumsuz eleştiri gelebilirdi, incinebilirdim, yargılanabilirdim, bütün kalkanlarım yerlere kadar inmiş, savunmasız kalmış olabilirdim.

Savunmasız kalmak. Diğer korkum da buydu. Kaldım mı?

En savunmasız kaldığım kişi kendimdim. Kendi kendime kaldırdığım kalkanların, geliştirdiğim savunma mekanizmalarının, çizdiğim serinkanlı ve steril imajın yüzüme çarpmasıyla donakaldım. Ben böyle hissedebilir miydim -panik, çalkantılı, alıngan, takıntılı-, suyun üstündeyken suyun altının varlığını kabul edebilir miydim -bilinmeyen, rahatsız olunan, korkulan, kaçılan-.

Nasıl oldu bilmiyorum, o denize atladım. Karanlıktı. Gece yüzmesi gibi birşey. Benzetiyorum, ama onu da bilmiyorum ki. Hayatımda hiç gece denize girmedim. Dibini görmediğim yerden korkarım. Sağlamcıyım. Tutucu bir Boğa var içimde, bir temkinli bir temkinli. Sen o kadar yelkenlilerle çık, fırtınalarla boğuş, mehtaplar doğur batır, patır patır insanları denize dök, kendin tepeden iç geçirip izle. Neydi o mitolojideki özlü söz? Erkekler her denizden gelen ganimetle kendi bilinçdışlarıyla yüzleşirlermiş. Ya kadınlar?

Gece denizde yüzmedim, ama kendi denizimde kara kara diplere daldım. Dalmayı severim mesela. Hala suya girerken çuf diye öne atılırım. Halbuki gözler cin gibi açık, etraf pırıl pırılken ilk tüplü dalış deneyimim tam bir fiyaskoydu. Maskeyle su yüzeyinin altına yavaş yavaş inerek batma hissi bende hemen panik yaratmış, su yüzüne fırlama güdüsünü tetiklemişti. Balık değildim ki solungaçlarımla nefes alabileyim. Pes etmedim, şeytanın bacağını kırdım. Harika renkler, canlılar gördüm, hem de ne koca koca, ama kendimi doğal ortamımda hissettiğim bir yer değildi suyun altı.

Duygular arenasına da böyle bakıyordum işte. Rahat olmadığım bir ortam. Yazmak da, her türlü zaafım, hassasiyetim, kırılganlığım, endişem, korkumla tanışmak, onların varlıklarını tescilleyip bilinmeyenlerle dolu gece denizinden su yüzüne çıkarmak için bir giriş kapısı oldu.

Bir gün annemden yorum geldi. Çok duygusal yazıyorsun, dedi. Geçmişte de, çok anlatıyorsun, derdi. Her bir Satürn arketipini karşımda bulduğumda anarşist Uranüs’ümle cevap verdim. Sen dedin diye böyle yapmayacağım!

Kime diyordum ki bunu? Karşımdakine mi kendi Satürn’üme mi? Kendi kendinin otoritesi olmak dediğin Satürn’üne sahip çıkmak mıydı, yoksa seni kısıtlayıp korkulara gark eden yanlarından kurtulup ondan özgürleşmek mi? Meliler malılar, koşullar kurallar. Benim Satürn ve Uranüs tam ve uyumlu açıdalar, ama mizaçları taban tabana zıt, ne yapsınlar? Bakınız kendi kendine kural koyan, sonra da o kuralları kendi elleriyle teker teker yıkan yazıcı sendromu.

Nasıl da dağıldı gitti ortalık. Yazmaktan girip yüzmekten çıkmak tam açıya ulaşmış Neptün karesindeki benim için neler neler diyor, ne cevherler içeriyor bir bilseniz..

Konunun başlıkla ne alakası var derseniz aslında niyetim mahrem üzerine bir içe bakıştı, ama denizler sular devreye girince zihin gitti, akan imgeleri tapelemek kaldı. Eh demek benim ‘mahrem’ler halen ana karnında takılmaktan memnun. Yoksa annem haklıydı da, çoktan açılıp saçıldım, farkında olmadan uyudum mu?

Erguvan

5 Replies to “Mahrem”

  1. bu yazıyı sanırım bana yazmışsın. bir mesaj gibi algıladım. çok teşekkürler Neslihan.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s