Kendini birinci çoğul şahıs kullanarak ifade edenler dikkatimi çeker.

‘Biz buyuz. Biz böyle yaparız. Biz bunu isteriz. Biz şunu deriz’.

Sorarım.

‘Biz’ kim?

Sen ve sevgilin mi? Sen ve ailen mi? Sen ve arkadaşların mı? Sen ve meslektaşların mı? Yoksa sen ve öteki senler mi? Kimlersiniz siz?

Ben yerine ‘biz’ kullanımı bir aidiyet hissi verir. Kişi ait olduğu mikro-makro birimlerle tanımlanır. Okulu, çevresi, mesleği, sektörü, grupları, ait olduğu topluluklar, inanç sistemleri, toplum, kökler, vatan, milliyet. ‘Biz’, kollektiflik geçirir. Çok daha büyük bir ben ifadesini beraberinde getirir. Benden öte olanlarla tanımlanan ben. Birey olan ben ‘biz’in içinde kaybolur. Bazen de ben o ‘biz’lik içinde çok daha güçlü ifade bulur. Tek, büyük, yüce bir ben olarak.

Julie Otsuka’nın 2011 National Book Award finalisti romanı Tavan Arasındaki Buda’yı okurken işte bu tekil ve çoğul ‘ben’ler üzerine düşündüm. Son derece basit, yalın, birbirini tekrar eden cümle kalıplarına dayalı, beri yandan benzersiz, özgün bir anlatım diliyle akan hikayeye daldım. ‘Biz’ diyordu olaylar örgüsünü anlatırken hep Otsuka. Kimdi o ‘biz’in içindekiler?

Tavan Arasındaki Buda 1900’lerin başında bir gemiye binerek yeni dünya Amerika’ya yola çıkan genç Japon kadınlarını konu alıyor. Mektuplar vasıtasıyla eşleştirildikleri San Francisco’daki müstakbel Japon kocalarına, yeni hayatlarına, Amerikan Rüyası’na yelken açan gencecik Japon kızlarını. O rüyayı yaşamaları okyanus aşırı gemi yolculuğundaki hayalleriyle sınırlı kalıyor. Gemi limana yanaşır yanaşmaz kendilerini bekleyen erkekleri görüyor, acı gerçeği anlıyorlar. Ne yakışıklı, genç erkekler karşılıyor onları, ne de kibar meslek sahibi bankacılar. Yaşlı, çirkin, yoksul çiftçiler tarlalarda çalışacak bu narin, çalışkan iş gücünü bekliyorlar. Sadece bunu değil, her anlamda onlara hizmet edecek eşlerini.

Bu kadınlar sanki tek bir vücut gibi başından geçenleri anlatıyor, detaylarda farklı, bütünde aynılıklarını aktarıyorlar. Hepsi Amerika’ya ayak basar basmaz yalanla gerçeğin ayırdına varıyorlar, hepsi kocalarına hizmet ediyorlar, hepsi var güçleriyle tarlada, evde, dükkanda, kocalarıyla, çocuklarıyla çalışıyor çalışıyor çalışıyorlar, hepsi beyazlar tarafından aynı görülüyor, ayrı tutuluyorlar, hepsi savaş patlayınca düşman ilan ediliyorlar, hepsi göçe zorlanıyorlar, hepsi teker teker ve bütün olarak yokoluyorlar. Hepsi, hepsi, hepsi.

Gemide kocalarımızın resimlerini, boynumuza astığımız uzun zincirlerin ucundaki minicik oval madalyonlarda taşıdık. İpek cüzdanların, eski çay tenekelerinin, kırmızı vernikli kutuların, Amerika’dan gönderilirken içine kondukları kalın kahverengi zarfların içinde taşıdık. Orada mı diye sık sık yoklayarak, kimonolarımızın yeninde taşıdık. s.10

Birbirini tekrar eden fiil çekimleri ve birliktelik içinden bireysel hikayelerin anlatılması bana kadınlardan oluşan bir topluluğun tek bir vücut olarak hareket ettiği imgesini veriyor. Her birinin ayrı hikayesi olup aynı bütüne hizmet eden büyük roman niteliğini. Ses tonu Yunan tragedyalarındaki koroya benziyor. Anlatılan bir trajedi, oyuncular bir grup Japon kadın.

O gece kocalarımız bize çarçabuk sahip oldular. Büyük bir serinkanlılıkla sahip oldular. Nazikçe, ama kendinden emin, tek kelime etmeden sahip oldular. Çöpçatanların vaat ettiği gibi bakire olduğumuzu farzederek, ayrı bir hassasiyetle sahip oldular. s. 21

Kitap, Haydi gel, Japon!, İlk Gece, Beyazlar, Bebekler, Çocuklar, Hainler, Son Gün, Kayboluş isimli sekiz bölümden oluşuyor. Bölümleri ilk dört ve son dört diye ikiye bölseniz ilk ve son bölümlerden ortaya doğru bir paralellik olduğu görülebiliyor. Japon kadınların varlıklarının zaman ve mekanla doğru orantılı somutlaşıp aynı hızla yitip gitmeleri, kaybolmaları sanki kendi zamanında yükselip inişe geçen bir grafik tablo gibi izlenebiliyor.

Bu kitabı hem güçlü hem de ikircikli kılan, gerçeğe dayalı trajik hikayenin ötesinde, kullanılan dil ve kurgusu. Bir yandan son derece basit, hatta basitliği gelişmemiş anlamıyla kullanarak ilkel denebilecek bir yalınlıkta akıyor. Böyle çalıştık, şöyle çalıştık, öyle çalıştık. Burda doğurduk, şurda doğurduk, orda doğurduk. Öte yandan bu basitliğin getirdiği tekrarlar, vurucu ifadeler büyük resim içinde küçük vesikalıklar gibi yanıp sönerek okuyucunun içinde alarm düğmelerine basıp duruyor.

Tüm bunların nedeni, elbette gazetelerdeki hikayelerdi. Adaya saldırı başladığı anda bizden binlerce kişinin büyük bir dakiklikle eyleme geçtiğini yazmışlardı. Külüstür kamyonlarımız ve arabalarımızla yollara akın ettiğimizi yazmışlardı. Saldırıdan bir hafta önce çocuklarımızdan birkaçının sınıf arkadaşlarına ‘büyük bir şey’ olacağını söyleyerek caka sattığını yazmışlardı. s. 98

Otsuka yüzyıl önce Amerika’ya göç eden Japon kadınların hikayesiyle sadece Japonlara dair değil, kadınlara, erkeklere, göçmenliğe, yerelliğe, Batılının Batılı olmayana-Batılı olmayanın Batılıya yaklaşımına, savaşa, barışa, entegrasyona, asimilasyona, Amerikan Rüyası’na, çocuklara, ebeveynlere, dünyanın işleyişine ve büyük düzene dair birçok mesaj veriyor. İşte o birinci çoğul şahıs, ‘biz’, sanki isimsiz bir ‘ben’ oluyor, düzenin içinde eriyip giden herhangi bir ‘biz’den bir ‘ben.

Julie Otsuka bir Boğa. Kendisinin doğum tarihine bakmadan dilin yalınlığı, karmaşıklıktan uzaklığı, basitliği, hikayenin temel değerler ve sahip olunanlar üzerinden aktarılmasını bu arketipe yakın bulmuştum. Öte yandan birinci çoğul şahıs kullanılarak ifade edilen bizlik ve kollektif benlikle ilgili Uranyen ve/veya Kova’ya dair ipuçları olduğunu düşündüm. Haritasına baktığımda Satürn’ün Kova’da olduğunu -grubun, topluluğun otoritesi olma yolunda bireysellik sınavları verdiğini- ve Güneş-Uranüs karesi olduğunu gördüm. Uranüs’ün grupları, toplulukları ve azınlıkları temsil eden yanıyla bu hikayede Amerika’da hayat mücadelesi veren Japon azınlığın trajik ve şaşırtıcı gerçeğine tanık oldum. Otsuka belki de Japon kökenli Amerikalı bir kadın yazar olarak yüzyıl önce Amerika’ya göç eden Japon kadınının gelecekteki çığır açıcı temsilcisidir, kimbilir.

Okuyucu eleştirilerine baktığımda tam da bu dil kullanımı yüzünden bir kesimin sıkılıp bıraktığını, basitliği didaktik ve ilkokul seviyesinde bulduklarını, diğerlerinin ise hikayenin özünü dolandırmadan, bulandırmadan, ajitasyona girmeden, tüm çıplaklığı, gerçekliği ve acısıyla verdiği için göklere çıkardıklarını gördüm. Benim için böylesi dil kullanımı bir ilkti, heyecan vericiydi. Ara ara detayların sıradanlığına kapıldım, gözüm hızlı okuyuşa kaydı, farkettim, ama tam da o sürüye kapılma anı içinde sürünün içinden yükselen bireysel sesler beni hikayeye geri getirdi.

Birimiz büyük şehirden geliyordu; üstüne sahip olduğu ilk pantolonu giyerek yola çıktı. “Dediklerine göre orası elbise giyilecek yer değilmiş”. Bir diğerimiz ilk kez güzellik salonunda saçını yaptırarak yola çıktı. “Hep yapmak istemiştim”. Birimiz Willows’daki pirinç çiftliğinden, cebinde minik bir Budist tapınağıyla, insanlara sonunda her şeyin düzeleceğini söyleyerek yola çıktı. “Tanrılar bize göz kulak olacak” dedi. s.123

Murakami ve Tanizaki sonrası okuduğum üçüncü Japon -asıllı- yazar olan Julie Otsuka bana Japon kültürü etrafında yazılanları okumak için olumlu malzeme ve motivasyon verdi. Bir de Japonların kedilerle ilişkisini gerçekten merak ettirdi. Belki bir Murakami kitabına daha el atma vakti geldi.

Tavan Arasındaki Buda / Julie Otsuka / 150 sayfa / Domingo / Yazar: Boğa 

TAB

* Bu yazıyı yazarken o kadar çok bölündüm ki başıyla sonu zihnimde birbirinden koptu. Umarım okuması birbirine bağlı gider.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s