Yaşamaya Bak

Onbeş gündür elimde sürünen romanı bugün bitirdim. Nasıl da mutluyum! Kitabın beni benden almasından değil. Hedefe ulaşma, bitirme, tamamlanma hissi vardır hani. İşte tam da bu mutluluğumun sebebi. Neden mi? Bugün Ay Oğlak’ta efendim. Günlük rutinimize dair ufak da olsa bir başarı, üstesinden gelme, hedefe varma durumu hasıl olduğunda kendimizi iyi, güvende ve mutlu hissetmek için birebir. Kitabı bitirmeyi başardım, yaşasın!

Geçtiğimiz süre zarfında Afrika’daydım. Nobel ödüllü Güney Afrikalı yazar Nadine Gordimer’le tanıştım. Yaşamaya Bak yazarın ‘başarılarını’ birebir yansıtan eserlerinden biri değilmiş, anladım. Yine de okuduğuma, tanıştığıma memnunum, ilginç bir yazım dehasının varlığına şahidim.

Seçimimin bilinçli olmamasının yanısıra bilinçdışında boşuna bu kitabı almamışım. Ana karakterlerden birinin reklamcı bir kadın çıkmasına şaşakaldım. Hayat karşımıza çıkan tesadüflerden mi ibaretti neydi?

Otuz yaşlarındaki Paul bir çevrebilimci. Güney Afrika’nın deltaları, bataklıkları ve su havzalarındaki ekosistemi korumak, doğal yaşamı devam ettirmek üzere çalışıyor. Karısı Berenice/Benni ise uluslararası bir reklam ajansının başarılı, kıdemli metin yazarı. Bütün hikaye boyunca bu çift isimle anılıyor. Sanki kurumsal dünyada Berenice, aile ve yakın çevrede Benni kimliklerini üstleniyor. Bir de küçük oğulları var, Nickie.

Lyndsay, Paul’ün annesi. Başarılı bir avukat. Ülkedeki yegane kadın yargıçlardan biri olmak üzere. Adrian, Lyndsay’in kocası, Paul’ün babası. Arkeolog. Emekliliği kapıda. Apartheid rejimi bitmiş, yeni bir ülkede, yeni bir düzende yaşanmaya başlamış, ama arka planda hala nesillerin etkisi altında kaldığı ayrımın izleri var.

Paul’e tiroid kanseri teşhisi konuyor. Gördüğü tedavi sonucu radyoaktivite yayar hale geliyor. Bu sebeple 15 günlük bir mecburi inzivaya çekilmek durumunda kalıyor. Anne-babasının evinde, tecrit edilmiş bir şekilde, karısından, oğlundan uzakta, kendine ayrılmış özel bir oda ve çıkabildiği yegane alan olan bahçe arasında kağıt yemek servisleriyle, izole bir şekilde besleniyor, bakılıyor, tedavi görüyor. Ta ki ışın saçması ve tehlike arz etmesi bitene dek.

Hikaye böyle bir girişle başlayıp Paul’ü ve hastalığını merkeze koymuş gibi yaparken aslında roman aile, ilişkiler ve yaşadıkları toplumun düzeni etrafında dönüyor. Paul ve Benni ilişkisine karşı Lyndsay ve Adrian evliliği. Kadınlar ve erkekler arasındaki paralellikler, farklılıklar. Beyazlar ve zenciler arasında gözle görülemeyen, dile getirilmeyen, lakin varlığı su götürmeyen etkileşimler. Irkçılık karşısında eşitlik. Adalet için ödenen bedeller ve pozitif ayrımcılık. Doğaya dahil olmakla doğayı fethetmek arasındaki çizgiler, yollar, otobanlar. Düzenlerin karşıtlığı -ekolojik sistem ve sanayileşmiş ekonomik düzen. Zıtların birlikteliği, birlikteliğin karşıtlığı.

Çevrebilimci, nükleer enerji karşıtı, doğayı koruma yanlısı Paul’ün tam da o enerji santrallerini finanse eden müşterilere hizmet veren Berenice’le evliliğinin tezatı. Yetmez, kendisinin bizzat radyoaktiviteyle tedavi görmesi, radyoaktif bir madde haline gelmesi ve ‘doğal habitatı’ndan, ailesinden tecrit edilmesi.

Kolay bir okuma olmadığını itiraf etmeliyim. Yukarıda kurduğum yarım yamalak, kesik kopuk cümlelerden hala kitabın dilinin etkisinde olduğumu söyleyebilirim. Okurken özgün metin de böyle midir diye çokça düşündüm. Baktığım çeşitli yabancı kaynaklı eleştiri yazılarında dilin birebir aktarıldığını gördüm. Bu kopukluk hissiyatına Zadie Smith NW Londra‘yı okurken de kapılmıştım. Akıcı değildi, ama benim için bir ilkti ve heyecan vericiydi.

Yaşamaya Bak’ın yazım tarzıyla ilgili bu heyecanı duyduğumu söyleyemem, zira öznesiz yazılmış cümleler, üçüncü tekil şahıstan küt diye birinci tekil şahsa geçen anlatımlar, kimin mikrofonu devraldığını karıştırdığım, yanıldığım, dönüp bir iki paragraf öncesini tekrar okuduğum zaman kayıplarına yol açtı. Belki de amaç buydu. Sürekli bir ayarlama içinde gidip gelen okuma serüveni. Kitabın içeriği de apartheid sonrası ekonomik, hukuki, insani ayarlamaları veriyordu bir ailenin mikro hikayesi üzerinden.

Kitabın yarısından sonrası gerçek anlamda hikayeleşti benim için. Rahatladım. Okumaya sarıldım. O onbeş günün sürüncemesinin üstüne yarım günde bitiriverdim. Bu tip okumalarda romanın içeriğinden ziyade dile, yazım tarzına dair gözlemde olduğumu tekrar tekrar farkettim. O mesafe hissi, kopukluk, uzaklık bana hikayenin içine girme, bizzat orda yaşama veya karakterlerden biriyle özdeşleşme babında imkan tanımadı. Ben de gözlemde kalarak dil üstüne kafa yordum, kelimeler, noktalar, virgüller, esler, sesler arasında dolandım.

Hoşuma giden bir başka unsur Paul’ün savunmasında olduğu Pondoland ve Okavonga Deltası’na dair kısımları okur, kitabın başlarında Saint Lucia bölgesinde çalıştığına şahit olurken, dört sene evvel Güney Afrika’nın tam da bu taraflarını gezmiş, görmüş, tecrübe etmiş olmamızın mutluluğuydu. Dünyanın bir başka coğrafyasına dair okumalar yaparken gördüğün yerle görmediğin yerler arasında böyle bir bağlayıcı unsur olabilir miydi? Mesela siyah kartalları açık bir parkta izlemeye gittikleri bölümlerde gezdiğimiz bataklık bölgesindeki -siyah olmasa da- inanılmaz kartalları hayal ettim. Merak edenlere Güney Afrika yazı dizimden linkleri veriyorum.

Biraz da astrolojik katkı. Gordimer bir Akrep. Akrep’te kişisel bir gezegeni, Ay Düğümleri veya yükseleni olan bir yazarda cinsellik üstünden konulara vurgu veya bir tasvir muhakkak buluyorum. Kimi zaman betimleyici bir seks sahnesi, kimi zaman tutkulu bir ilişki. Yaşamaya Bak’ta da her karakterin cinsel hayatına dair ipuçlarını okuyoruz, sebep ve sonuçlarıyla. Lakin -saati olmasa da- doğum haritasına dair ayrıştırıcı tespitim kendisinin ateşte büyük üçgeninin olması ve üçgenin apeksinde Satürn-Mars kavuşumunun Terazi’de yer alması. Gordimer her zaman eşitlik ve adalet için, apartheid karşıtı bir aktivist olarak mücadele vermiş. Nelson Mandela hapisten çıktıktan sonra görüşmek istediği ilk kişilerden biri olmuş. Çok yakın zamanda, 2014 Temmuz’unda hayatını kaybetmiş.

J.M. Coetzee’den sonra okuduğum ikinci Güney Afrikalı yazar olan Nadine Gordimer’le tanışıklığımı sürdüreceğim, o kesin, ama itiraf ediyorum, önce bu mors alfabesi sistemindeki yazım tarzına biraz ara verip dinleneceğim.

Yaşamaya Bak / Nadine Gordimer / 195 sayfa / Can Yayınları / Yazar: Akrep

YasamayaBak

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s