Kimliğimizin ne kadarı kendimizden, ne kadarı başkalarının bize atfettiklerinden ibaret? Dışarıdan bize giydirilen kıyafetlerin hangisi bizim, hangisi bizden bağımsız karşımızdakinin?

Kendimle ilgili bana yakın, uzak herhangi birinden kişisel bir değerlendirme geldiği zaman önce bir dururum. Anlatılana mesafelenirim. Sanki konuşulan ben değil de bir başkasıymış gibi anlatanın algısındaki kişiyi dinlerim. Onun gözünden kendimi. Duyduklarımda kendimi bulduğum da olur, fellik fellik aradığım da. Esas keşfim kendimden çok karşımdakine dair ipuçlarıdır. Analize karşı analiz.

Stratejik mi dediniz?

Ben buna aynı masaya oturup karşılıklı dengelenme derim. Aynalama. Onun aynasında ben, benimkinde o. Eşit mesafede iki kişi.

Ajans hayatının hummalı, çetrefilli, son derece kentli, zamana karşı yarışmalı dinamikleri içinde bir nevi ütopya gibi başlayan ormandaki haftasonu kaçamaklarımız ve küçümen kulübemizdeki basit hayatımızın ne kadar Avrupai, bohem, elit, özenilen bir yerde durduğunu dinlediğimi hatırlıyorum bir meslektaşımdan. Algılama biçimine oldukça şaşırmıştım.

Avrupai mi? Ah tabii, sınıra yakınız. Bohem mi? Ormanda bir reklamcı? Elit mi? Rakım 700m, eh, deniz seviyesinden yukardayız.

Halbuki gerçeğimiz bu imajdan uzak, son derece ilkeldi. Çamur içinde plastik çarıklar, termal içliklerle dolaşılan bayırlar, elektriksizlikten kaynaklı mum ışığıyla aydınlanmalar, köylüyle bayramlaşmalar, yer sofrasına oturmalar.

Fark göremiyorum, ya sen? Fark göremiyorum, ya sen?

Belki içinde yaşadığımız düzen ve gerçeklik içinde durum hakikaten de karşımdakinin algıladığı gibiydi. Ütopik bir bo-bo hayatı. Ama yaşadığımız deneyimde bu etiketlerden hiçbiri niyet veya istek dahilinde değildi. Peki bu bizim sıyrılıp kurtulabileceğimiz birşey miydi?

İşi küt diye bırakınca -kendim dahil- çok kişiyi şaşırttım. O kadar ki fısıltı gazetesi çalıştı, yoğun çalıştığım bir müşterimin dedikodusu kulağıma ulaştı. Çalışmadan ne yaparmışım. Ben ki kendini bu kadar işle ifade eden, iş hırsları olan, hatta hayatı safi işten ibaret bir kadınken. Zamanımın büyük bölümünü işin oluşturduğu doğruydu. Hatta bizzat kendisi pastanın büyük bir dilimini kaplıyordu. Haftaiçi, haftasonu, sabahın bir vakti, geceyarısından ileri yazıştığım, konuştuğum, tartıştığım, ciddi mücadeleler verdiğim, çarpıntılanıp uyuyamadığım çok oldu. Peki tek gerçeğim bu muydu? İş hayatının mücadeleci kadını?

Hadi bu örnekler için kendi yaşanmışlıklarımızın başkaları tarafından değerlendirmesi diyelim, konuyu geçelim. Asıl sorun işin içine duygular ve yargılar karışınca başlıyor. Algılarla beklentiler, objektif değerlendirmeyle sübjektif istekler birbirinin içine geçiyor, alarm zilleri çalıyor.

İlgi görmeyi sevenler tarafından onlara yeterince yakınlık göstermediğim, onları sevip değer vermemekle itham edildiğim de olmuştur, soğuk, uzak, politik bulunduğum da. Bunun bir kısmı bana ait, bir kısmı onlara. İstenilen ilgiye doymayan birisi varsa karşımda, değil ben, dünyayı ayağına yatırsan yine tatmin olmayabilir. Aynalama yaptığımda o ilgiyi, takdiri, sevgiyi önce kendisinin kendisine vermesini diler, ümit ederim, gerisi doğal olarak gelir. Bana ait kısımda mesafeli olmam ne ilgisizliğim ne sevgisizliğimle ilgilidir. Benim için sevgi, ilgi sadece bir noktaya kanalize edilemeyecek kadar büyüktür. Belki o yüzden kimisine fazla geniş, uzak gelir. Kendim dahil. Bunu farkettiğimde o mesafeyi katetmek için çaba içine girerim, ama bu benim için bir çabadır, doğalım değil. Şimdi, iki farklı ilişki beklentisindeki insanı karşı karşıya koyduğumuzda birinin ötekine mesafeliliği üzerinden ‘o beni sevmiyor’ ne kadar geçersizse diğerinin ihtiyaçlılığının sürekli karşılanmasıyla ‘herkes bana tapıyor’ da o kadar anlamsız olabilir. Kimin algısı doğru kiminki yanlış? Hangi algı ötekininkiyle ilgili, hangisi kendisiyle? Değerlendirme tek ve bir mi, alternatifli mi? Objektif gerçek nerede ki?

Objektiflik hava elementiyle ifade edilir. Olayların dışına çıkabilme, rasyonel davranabilme, mesafe koyabilme, büyük resmi görebilme ve bunları yaparken doğru zamanlamayı tutturabilme zihinsel boyuttaki aktivitelerdir. Haritasında hava elementi olan kişinin sadece etrafına değil, kendisine karşı objektif olabilmesi de bu sayede mümkün olabilir. Hava elementi az olan ya da olmayan için objektiflik zor bir meseledir. Mesafe ayrılık anlamına gelebilir, korkutucu olabilir, kayıp hissi geçirebilir. Halbuki kayıp gibi hissedilen mesafe ‘objektif düşünebilmek için gerekli alan’ı verir.

Peki ya algı?

Algı dediğin en az iki kişilik danstan ibarettir. Figürleri, adımları, kıvrımları, kıvraklığı kişinin değer sistemine aittir. Venüs’ün nerdeyse, değer sistemin ordadır. Yetmez, Yükselen’in durduğu yerde kişisel imajın oluşmaktadır. Tam karşısındaki Alçalan’ına ilişkilerdeki beklentin yansımaktadır. Bir de Ay Düğümleri’ni serptin mi çorbaya, karmik boyutu da kattın mı sofraya, algı operasyonu artık tamamdır.

Bugünkü algı operasyonunda elementimiz havada. Sebebi şu an gökyüzünde sadece Merkür’ün Kova’nın son derecelerinde olması olabilir mi acaba?

Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun.

Heyya mola hey.

Uranüs Tütüyor

6 thoughts

  1. bu aralar ben de gerçekliğe ve algıya takıldım en çok biliyorsun. ben böyle görüyorum ama gerçekten de öyle mi, yoksa sadece benim baktığım noktadan mı böyle görünüyor soruları sürekli kafamda dolanıyor. bir oradan bakayım bir de buradan… aman eksik kalmasın… gerçi tamamamını nasıl görebilirim ki zaten? görsem ne anlam ifade eder? görmeli miyim? vs vs vs vs…
    ama karşımızda gördüklerimiz kesinlikle bizim aynamız. müşterinin hayatında işten başka bir şey yok demek ki…
    biz hiç bendeki havadan bahsetmiş miydik diye düşündüm. elbette etmişizdir de.. hatırlamadım.. ama sanırım bu aralar hava bende yoğun!
    sevgiyle..

    Beğen

  2. Çok güzel sorular. Aslında mesele biraz bu. Kendimizde olmayan yeti -element- varmış gibi davranabilir miyiz? Bu boşuna tükenme getirebilir. Malzememiz neyse ordan yola çıkacağız. Havaysa gerçeğin objektiflik, suysa sezgisellik, topraksa gerçekçilik, ateşse dürtüsellik gibi. Eksiklerimizi hayat tecrübeleriyle, çabayla, çalışarak öğrenebiliriz, ama gerçeğimiz neyse her zaman çıkış noktası o. Zaten hayat karşımıza eksiklerimizle bütünlenmemiz, bilmediğimiz, tanımadığımız alanları da görüp deneyimlememiz için sürekli fırsatlar çıkarıyor. Kimimiz bunu fırsat olarak yaşıyoruz -gönüllülük ediyoruz, kimimiz bir engel olarak algılıyoruz -direnç gösteriyoruz. Havası eksik birisine objektif ol diyemezsin, ama yaşadığı gerçekliğin sadece onun algıladığından ibaret olmadığı bakış açısını verebilirsin.
    Sevgi öpücük..

    Beğen

  3. yine çok güzel formüle etmişsin.. özellikle kendine bakışını, kendine “kendin” olarak bakışını beğendim, heidegger tarzı.. insanın kendisini yalnız, aynada, ama güvenli hissetmesi, görmesi kadar iyi bişey yoktur, herkesi pes ettirir.

    Beğen

  4. Çok güzel. Bizim de doğanın ortasında, hazırlıksız gidersen aç kalacağın bir evimiz var, bir arkadaşım yanımda başkalarına bahsederken “Dağ evleri var, çok güzel …” dediğinde kafamda yankılanan “Dağ evi” eşliğinde boş bakıp sonra utanmıştım bu algıdan.
    Bir de biraz da karşımdaki kişilerin benimle ilgili farklı algılarına göre davranıyorum gibi bir duygum var. Yazmak bu duyguyu kırıyor, sanki beni şeffaflaştırıyor. Teraziyim, ben de havayım, acaba objektiflikte de dengeyi tutturma mücadelesi midir bu?:)

    Liked by 1 kişi

  5. Teşekkürler. 🙂 Dağ evi babında seni çok iyi anlıyorum.
    Terazi’ye gelince; taraflara tarafsız kalarak ideal dengeyi bulmak, eşitliği ve adaleti sağlamak varlık sebebidir. Bunu da objektiflikle (hava elementi), stratejik zeka ve diplomasiyle getirir. Bu ideal denge için kendini değil, diğerini öne alır. Önce ‘sen’ der, oradan ‘ben’e gelir ve ikili ilişkideki ‘biz’i oluşturur. Terazi ben demekte zorlanan arketiplerdendir. Çünkü ben dediğinde kendini seçmiş olur, o zaman da ideal denge bozulur. O yüzden de seçmemekte, seçimi karşındakine bırakmakta kalabilir. Yazdıkların son derece anlamlı. Karşındakini kaale alarak bu adil dengeyi tutturmak ve bu arada kendini unutmamak. Nasıl bir değer sistemi içinde bu adaleti sağladığını bilmek içinse Venüs’ünün niteliklerine ve yerine bakmak gerekir.
    Yazarken bir sürü şey devreye giriyor. Bilinç, bilinçdışı, iletişim şeklimiz, değer sistemimiz, inançlarımız, ama bizi biz yapan varlık sebebimiz her ne yoldan geçiyorsa o bir şekilde yönünü bulup kendini ortaya koyuyor sanki. Bende de kendi sesimle dürüst olmanın yolunu açıyor. Sevgiler..

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s