Geçenlerde ailede ani bir ameliyat hasıl oldu. Çağlayan’daki hastanelerden birinde penceresi cam cama binalarla dolu şehri izler buldum kendimi. Arka planda hastamız kendi bedensel hassasiyetleriyle sağdan sola yavaşça dönme gayretindeyken günler aylar yıllar içinde bu yollar, caddeler, kavşaklardan gele geçe biz yüzümüzü nerden nereye döndürdük, nereyi görür, nereyi bakar da görmez olduk düşündüm. Eski, köhne, bitişik nizam apartmanlar, gecekondular arkasından gayzer patlaması gibi yerden fışkırmış, erekte gökdelenler, üstünde kayan ışıklar, ismi büyük harflerle yazan tower, plaza, rezidanslar. Yabancılaşma hissi. O kadar bildik ve aşina ki, o kadar yabancı.

Kafamda bir tuhaflık var bu aralar. Geçen sene kendimce bir milad olan yaş günümün üstüne bir yıl daha eklendi ekleniyor, o gün gelmeyi eli kulağında bekliyor. Beklemek bazen zor. Ne bekliyorum ki? Balkabağına dönmeyi mi, geri dönüşü olmayan yaşlılığa direnmeyi mi?

Beklemek, durup hiçbirşey yapmamak anlamına mı geliyor yoksa hayatının akışına izin verir yaşarken bilinçaltında gelecek olana hazır bulunmak mı demek oluyor? Benim kafa bu anlamda biraz gidip geliyor. Belki de beklemekle beklentili olmak birbirine karışıyor. Bulantılı sular bir nebze daha çalkalanıyor. Mesela bu sene unvanlarıma az birazdan teyzelik eklenmesi bekleniyor. Dedim olduyla şıppadanak o unvanın altı ne kadar doluyor? Başına gelmeden insan psikolojik olarak ne kadar hazır bulunabiliyor? Beklemenin ötesi bulmak mı oluyor?

Mesela Mevlut gözlerine vurulduğu Boynueğri Abdurrahman Efendi’nin kızından ne bekliyor, ne buluyor? Kendi bu beklentinin neresinde yer alıyor? Konya’dan İstanbul’a gelip babasıyla sokaklarda yoğurt ve boza satarken kendi kendine biçtiği hayata mı hazırlanıyor, yoksa hayatın onun için hazırladıklarına kapılıp devam mı ediyor? Bütün bunların içinde koca şehr-i İstanbul nerede duruyor?

Orhan Pamuk’un son romanı Kafamda Bir Tuhaflık’ın baş kahramanı Mevlut, bireyin büyük (toplumsal) ve orta ölçekli (aile, mahalle, köy, yakın çevreden oluşan) düzenin içindeki yolculuğunu sanki bir cam arkasından izlermiş gibi yaşatıyor. Mevlut roman içinde kendi sesiyle, birinci tekil şahısla konuşmuyor. Oysa bütün sülalesi, arkadaşları kendi sesleri, duygu ve düşünceleriyle hikayenin kendilerine ait kısmını anlatıyorlar. Sözün Mevlut’a geldiği yerde aramıza ince bir cam iniyor, anlatıcı devreye giriyor ve sanki Mevlut kendi dışındaki herkesin ona biçtiği hayatı yaşıyor, bize de izlemesi düşüyor. Mevlut kendine ne verilirse onu alıyor, kendi hayatını bile.

Bu hayatı izlerken 1960’lardan günümüze tüm kilit tarihsel ve olaysal gerçekliğiyle İstanbul’un dönüşümüne tanık oluyoruz. Hem silüet (bomboş arazilerin önce gecekondular akabinde beton bloklarla dolması), hem insan profili (Anadolu’nun her yerinden alınan göç üstüne eklenen yabancı göçmenlerin gelmesi), hem zihniyet (askeri darbecilerden dincilere, şehirli/köylü ayrımından taşra-kentli yeni bir oluşa geçilmesi) olarak İstanbul’un kabuklarından sıyrılıp temsili Türkiye’ye geçişine şahitlik ediyoruz. İstanbul da Mevlut gibi kendisine ne verilirse onu alıyor, o mu oluyor? İster kentsel dönüşüm ister göç, ister aşk, özlem ister öfke ve nefret? Bir şehir kendi başına gelenlere direnebilir mi, kafası tuhaf bu okuyucu düşünmeden edemiyor.

Mevlut 1969’dan günümüze, arada başka işlere yeltense de, her gece boza satmaya çıkıyor. İstanbul’un bazen ıssız, soğuk, kimi zaman köpek çeteleriyle, hırlısı hırsızıyla dolu sokaklarında, içki sofralarında toplanılan, hocalara danışılan evlerine girip çıkar, bozasını dağıtırken kendi kafasının karanlıklarında geziniyor. İstanbul’un dik yokuşları zihninin çetrefilli kıvrımları, görünmez sokak araları girilmeyen alanları oluyor, keşfedilmeyi bekliyor. Aslında hiç öyle birşey beklemiyor. Mevlut kendisini bekleyen birşeyler var mı, buna bakmadan yoluna devam ediyor. Her gelenle memnun, kanaatkar, tam olarak.

Beklemek ve bulmak aşamasında kitabın ismindeki tuhaflığı özellikle Mevlut’un kafasında bulmuyorum, ama okuyucu olarak ben bu hisle, kafamda bir tuhaflıkla bu hikayeden ayrılıyorum. Anadolu’dan İstanbul’a delikanlılığında göç eden bir erkeğin hayatı üzerinden İstanbul’un, insanının, zihniyetin, memlekette sadece ‘olmanın’ nasıl evrildiğini ilk defa bu sayede farketmiyorum, ama zaman geliyor, algıda seçicilik oluyor ve Çağlayan’da hastanede, Kasımpaşa’da trafikte, Tarlabaşı’nda kaldırımda, Gültepe’de sokak aralığında, Gaziosmanpaşa’da kavşakta, Feriköy’de mezarlığın karşısında, Çukurcuma’da yokuşta, Cankurtaran’da surdibinde Mevlut, karısı, kızları, babası, amcası, amca oğulları, onların karıları, çocukları teker teker önümden geçip gidiyorlar. Birbirimize değmeden, aramızda ince bir camla yaşıyoruz. Camın hangi tarafında kimin ne zaman sahne alacağı belli olmuyor. Herkes hem seyirci hem izleyici olabiliyor. Kimse alkış almıyor, kendi hayatını yaşıyor.

Her Orhan Pamuk romanı okuduğumda, o detaycılık, tekrarcılık, kelime, cümle, karakter enflasyonundan oluşan eserlerindeki asıl gerçekliğin o detayların, tekrarların ötesinde, büyük resimde, bütünde olduğuna dair bir his geçiyor. Benzer hissiyatla Kafamda Bir Tuhaflık’a dair incelemem kendimde kalan tortu etrafında şekilleniyor.

Kitapta not almaya değer bulduğum iki deyiş alıntıyı hakediyor.

  1. Kalbin niyeti, dilin niyeti
  2. Resmi görüşüm, şahsi görüşüm

Dilimin niyeti kitaba odaklı yazmakken kalbimin niyeti sazı eline alıp beklemek, beklentili olmak ve bulmak üzerine kafamı karıştırıyor. Kalp ve dil ancak böyle bir yazıda birleşip niyeti noktalıyor.

Resmi görüşüm Orhan Pamuk’u her ne olursa olsun Nobel ödüllü tek ve biricik değerimiz olarak alkışlamakken, şahsi görüşüm ödülünden bağımsız gerçek bir edebiyatçı, romancı noktasında kalıyor. Belki de hem resmi hem şahsi görüşüm aynı noktada birleşiyor.

Bazı köşelerde Orhan Pamuk’un bu romanla sonunda ‘halka indiğini’ okuyorum. Astrolojiye ilk başladığımda haritasını çalıştığımız yazara bu gözle bir kere daha göz atmayı canım çekiyor. Yazarın tüm içe dönük dünyasının, rüyalarının, kollektif bilinçdışındakilerin bilgisini döktüğü 12. evdeki İkizler stelyumu (Güneş, Merkür, Venüs), ulaşılamayan aşk, zamanlaması yanlış ilişki temalarını, iletişemeyen, kendine verilmesini bekleyen ya da verilenlerle ilerleyen karakterleri anlamlandırıyor. Ve fakat halktan kopuk olmak ve üstten bir bakışla yazmakla eleştirilen yazarın haritasındaki T Kare benim için esas noktayı koyuyor. Yengeç’teki Uranüs’e karşıt yapan Oğlak’taki Kayron ve apekste bulunan Terazi’deki Satürn. Mealinin bir yorumu: Vatandan, köklerden kopukluk, aykırı olmakla toplumsal normları yerine getirmekle ilgili dışlanmışlık ve gömülü öfkelerin getirdiği bir içsel çatışma ve gelgit. Bunun çıkış noktasıysa (ki yazarın gücü burada) kendi eşit, adil, dengeli ilişkilerinin otoritesi olması, bu şekilde sahneye çıkması. İlişkisel otorite kendi içinde bir yalnızlığı getirir, öte yandan sınırlarının farkında ve ayırdında bir ilişkisel taahhütü de. Sizce yazarın ilişkisel sınırları ve taahhütleri nerede?

Romandan ne bekledim, ne buldum?

Hakiki bir roman okumayı bekledim, buldum. Mevlut’un kafasındaki tuhaflığı aldım, kendiminkine koydum.

Bir yaş almaya bir adım daha yaklaşır, teyzeliği tatlı bir sabırsızlıkla beklerken karşımdaki şehir silüetine bakıp gerçekte hayattan ne beklediğime odaklanmaya çalışıyorum.

Çok basit.

Bilmiyorum.

Bir sonraki yazımda yaşımı almış, cevabı bulmuş olursam, söz, kafamdaki tuhaflığı bir güzel kaleme alıyorum.

Kafamda Bir Tuhaflık / Orhan Pamuk / 466 sayfa / Yapı Kredi Yayınları / Yazar: İkizler

KBT

4 thoughts

  1. Yazını çok beğendim, herhalde Pamuk gene okuyucuyu içeriye almayı başarmış. metroyla Haliç’e giderken aynen bahsettiğin tuhaflığı hep ben de hissederim metroda camın arkasında biz bir sürü insan Jurassic Park’ı izler gibiyiz…İstanbul için yazdıkların tüm TR için geçerli değil mi? hepimiz bozacı olmuşuz! Çok iyi anlatmışsın kahramanı😃

    Beğen

  2. Teşekkür ederim. 🙂 Evet, dönüşümden etkilenen sadece İstanbul değil, tüm memleket, ama roman İstanbul’un kırk yılını anlatıyor. Bir İstanbullu için hem çok bildik hem de çok yabancı. Tuhaf ve içine alan bir hal.

    Beğen

  3. Geri bildirim: Yaş « MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s