Bir

Üç boyutluyuz, üçüncü boyutta yaşıyoruz. Bedenimizin eni, boyu, yüksekliği, varlığımızın bir hacmi var. Bulunduğumuz ortamda yer kaplıyoruz, belli bir koordinat ve zamanda bulunuyoruz. Aynı doğum anımız gibi. Dünya üstünde belli bir enlem ve boylamın kesiştiği noktada, belli bir zaman diliminde ana karnından çıkıp gözümüzü dünyanın gerçekliğine açıyoruz. Bizim algımıza göre başlangıç noktamız o doğum anı. Kağıt üstünde bir nokta, uzayda akla-hayale-sığmayacak-mikroskobik-boyutta bir hacim.

Fiziksel bedenin, yaşadığımız dünyanın bir başlangıç, bir de bitiş noktası oluyor. Düz bir çizgi üstünde iki nokta arası bir yol. Ya da belki bir çemberin herhangi bir noktasından ötekine sürekli devinen bir döngü.

Başlangıç ve bitişlere iki nokta arası zamanla tanımlanmış, miyadı dolan bir yolculuk olarak süreli mi bakıyoruz yoksa her başlangıcın bir bitişin arkası, her bitişin bir başlangıcın önü olduğu dairesel devinimin sürekliliğiyle mi?

Bu aralar astrofizikçi Neil deGrasse Tyson‘un Cosmos‘unu seyrediyoruz. Evrenin büyüklüğü, algı ötesi boyutluluğu ve bilinmeyenleri karşısında kendi mikro kozmosumuzun ne kadar önemsiz, mini minnacık, boyutsuz olduğuna apışıp kalıyor, öte yandan mikro olsun makro olsun, algıladığımız kozmosun sadece ve sadece kendi gerçeğimizden ibaret olduğu hakikatine taa bilmemkaç trilyomilyar ışık yılı öteye yükselip de uzaklaşınca bir nebze daha yaklaşıyoruz. Yaklaşmak için uzaklaşmak.

Çok mu ay üssü alfa oldu? Araya reklam alalım, deGrasse Tyson nefis bir örneklemle biraz ufkumuzu açsın.

Türler arası iletişim, başka dünyalar, üst boyutlar hala hayalimizin sınırlarını zorlayan, özlemlerimizin ışığını parlatan ütopyalarken, kendi dünyamızdaki yaşam, algı ve gerçekliklerde bile daha alacak çok yolumuz olduğunu düşünüyorum içten içe.

Mesela, fiziksel dünyanın üç boyutluluğunu iç dünyamızda, ruhumuzun yolculuğunda, duygu ve ihtiyaçlarımız söz konusu olduğunda nasıl yaşıyor, algılıyor, yansıtıyoruz? Bir fiziksel beden var, bir de enerjetik beden. Fiziksel bedenlerimizle birbirimize temas etmesek de enerji boyutunda birbirimizi etkiliyoruz. Yazımızdaki sözcüklerimizle, telefondaki sesimizle, ekrandaki mimiklerimizle veya sadece ve sadece etrafa yaydığımız titreşimler, iç dünyamızdan dışarıya taşan görünmeyenlerle.

Buna da bir örnekleme yapalım bakalım. Buyrun burdan. Gerçi bu yazı bildiğin fizikselliğin dibinden yola çıkarak demek istediğimi örnekliyor, ama mesajım geçer sanırım. Bugün böyle bir boyut.

Söyleyeceklerimden uzaklaştıkça uzaklaşıyorum. Uzaya çıktım, astral boyuta bile geçtim. Halbuki bir o kadar da yaklaştım. Fiziksel boyutla enerjetik boyut farkı.

Başlangıç ve bitiş noktaları bu kadar laf kalabalığından sonra dile getirmek istediğim. Senenin ilk yazısı, tanımlı dünyamızda bir baş anı.

Üç boyutlu beden, üç boyutlu algı, üç boyutlu yaşama hali nerede başlayıp bitiyorsa o noktada yeniden doğuyor yeniden ölüyor. Ve yeniden, ve yeniden, ve yeniden.

Belki de bir başlangıç veya bitiş yoktur diye düşünme noktasına geliyorum. Sadece boyut ve algı değiştiriyoruzdur. Bir olay olur, etrafımızı sarar, paçavra eder, sonra arkamızı dönüp gideriz, önümüze bakarız hani. Arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık. Hep böyle anlatır resmederiz. Bu ‘göreceli’ doğrudur. İki boyutta geçerlidir. Yukarı çıktığımızdaysa, aşağıda bulunduğumuz yer bir nokta, gittiğimiz yön bir düzlem üstü çizgi değildir belki. Dünyanın sonuna ulaşma amacıyla yürüye yürüye başlangıç noktasına dönen kendimizizdir yine. Dünya yuvarlak, içinde bulunduğumuz sistem dairesel döngülerden oluşuyorsa, ilerlediğimiz yol hep o yuvarlağın içindedir. Başımız bir, sonumuz bir. Kendimiz.

Başlangıç ve bitiş birdir kimine göre, kimine göreyse bitmeyen bir yolculuk. O yüzden başımıza gelenler, seçimlerimiz tekrar tekrar karşımıza çıkar. Zaman değişir, tema değişmez. Üç boyutlu evrende zaman değişmez bir bileşkendir. Neden yine deriz. Bu bitmemiş miydi? Neden tekrar şimdi? Düz bir çizgide ilerlemediğimiz içindir işte bu. Dairesel döngü içinde yine aynı noktaya döneriz, ya da onun karşısına, çaprazına. Peki ya dördüncü boyuta, bir üste çıkabilsek bu zamansal akışı nasıl algılarız? Kimbilir..

2015’e giriş beni bir yılın bitişi, yeni bir yılın başlangıcından ziyade, zamanlar üstü bir yere taşıdı. Bu zaman dilimini gerçek bir bitiş ve başlangıç gibi değil, aslında hep yaşadığım bir döngünün parçası gibi hissettim. Heyecan duymadım mı? Duydum tabii. Hani o mikro kozmosumuzun uzay boyutundaki önemsizliğinden bahsetmiştim. İşte tam da o noktada kendi boyutumuzun bireysel biricikliğinden de dem vurmaya çalışıyordum. İnsanlığın en büyük kibiri belki bu. Tür olarak kendini tek, özel ve biricik görmesi. Halbuki tüm evren, yaşam, başlangıç, bitiş bir.

Dün Ocak birdi, bugün iki. Tanımlı algı birimlerimiz içinde zaman hep ileri, başı sonu belli. İhtiyacımız var o sınırlara, tanımlara. Ordan oraya savruluruz yoksa. Semalara çıktığımızdaysa tek bir gerçeklik var karşımızda. Herşey bir. Tek. Bu an. Şimdi.

Başlangıç bitiş hep bir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s