Hindistan’dayım. Batı Bengal, Kalküta’da. Etraf gözün alabildiğine ova. İki koca göl var yanyana. Muson zamanı taşıp birleşen, kuru mevsimde çekilip ayrılan. Çevre bataklık, sazlık. Her çeşit yaşama açık.

Bazı hayvanlar kurak mevsime dayanabilecek yumurtalarını bırakırdı buralara. Bazı hayvanlarsa kendilerini çamura gömmek kaydıyla ölü taklidi yaparak hayatta kalır, yağmurun dönüşünü beklerdi. s3

Mahalle gürültülü, kalabalık. Sokaklar rikşa giremeyecek kadar dar. Evler sırt sırta, omuz omuza. Köşedeki cami ‘Bölünme’ noktası, merdivenleri çocukların buluşma yeri. Yüksek duvarların arkasındaki Tully Club başka bir dünyanın temsili resmi.

Yolculuk dediğin uçak, gemi, araba gerektirmez. Vasıta bazen müziktir, bazen film. Hindistan’a bu yollarla ara ara gidip gelirim. Kalküta’ya gidişim kendi içinde bir ilk. Ulaşım aracım bir kitap. Jhumpa Lahiri’nin son romanı Saçında Gün Işığı (The Lowland).

SGI

Gidiş o gidiş. Her gün bir doz koskoca Hindistan haritasını açıp hangi eyalet nerde bakıyorum. Bengalilerin yaşadığı Batı Bengal eyaleti ülkenin kuzey doğusuna düşerken, şimdi okumaya başladığım Küçük Şeylerin Tanrısı‘yla güney batıya, Kerala’ya iniyorum. Kuşbakışı bir geçiş. Ne viraj alıyorum, ne dağ tırmanıyorum, ne nehir aşıyorum. Diyagonal bir uçuşla ülkenin bir köşesinden ötekine ışınlanıyorum. Hızımı alamayıp Lahiri’nin bir önceki romanı Adaş’ın (The Namesake) aynı isimli filmini buluyor, dün gece Bey’le seyredip yutuyorum. Şimdi kafamda bir ‘melanj’, kulağımda Susheela Raman, karşımda ekran, yanımda kitap, öylece duruyorum. Sürekli yolculuk halinden ana dönüş.

Roman 1970’lerde iki kardeş Subhash ve Udayan’ın Kalküta’da başlayıp Amerika Rhode Island’a uzanan hikayelerini dört nesil üstünden geri dönüşler, günümüze gelişlerle anlatıyor. Aralarında 15 ay fark olmasına, tipleri, sesleri ikiz kadar birbirine benzetilmesine rağmen karakterleri taban tabana zıt bu iki kardeşin ne senle ne sensizlikleri hikayenin her satırında okuyucuya geçiyor. Ölüm onları ayırsa bile.

Kurallara ve otoriteye uyan, korkak, endişeli, içe dönük, sessiz, ama güvenilir, sorumluluk sahibi abi Subhash ve atılgan, aykırı, asi, sorumsuz, sürprizli, kopuk kardeş Udayan. Subhash sıkıcı, Udayan uyandırıcı. Subhash edilgen, Udayan etken. Subhash düzeni korumaktan, statükodan yana, Udayan düzeni yıkıp yenilemekten. Subhash Satürn, Udayan Uranüs. İsimlerinin fonetik olarak bu iki arketipe benzerliği bile bir ipucu sanki.

Ne oluyor peki romanda?

Bu iki kardeş ve ailesi üstünden Hindistan’ın önemli bir dönemine ışık tutuluyor. Maoist Çin’in etkisi altında, komünist eğilimleri olan Batı Bengal bölgesinin yönetime başkaldırdığı, köylünün, çiftçinin, üniversitelilerin ayaklandığı, Naksalitler’in yükseldiği, terör saldırılarının, yargısız infazların yapıldığı bir döneme. Aile bu dönemden nasibini Naksalit Udayan’ın örgütün eylemlerine katılması ve bu sebeple en ağır bedeli ödemesiyle alıyor. Travma böyle başlıyor. Uranyen Udayan’ın sürpriz bir şekilde aileyi dağıtmasıyla. Anne baba bir yöne gidiyor, hamile karısı Gauri bir yöne, abisi Subhash başka birine.

Satürnyen Subhash kardeşinin karısı Gauri’ye de, doğacak kızı Bela’ya da sahip çıkıyor. Kadını travmanın yaşandığı merkezden uzaklaştırarak yanına alıp Amerika’ya, Rhode Island’a götürüyor. Ailenin otoritesi Subhash oluyor. Abilikten babalığa, kocalığa terfi ediyor. Ve fakat Udayan’ın yıkıcı gölgesi her zaman aralarında varlığını hissettiriyor. Ne kadar okyanus, kıta aşılmış, ata topraklarından, yaşananlardan ne kadar uzaklaşılmış olsa da.

Merkezdeki olaylar etrafında Hindu kültürü, aile ilişkileri, toplumsal travmaların aileler üstündeki etkileri ve kişisel boyuttaki yansımaları ele alınıyor. Köklü, geleneksel bir Asya kültürünün modern Batı toplumu içindeki sıkışmışlığı, entegrasyon rahatsızlığı, kendi topraklarında doğup büyümüş bir ‘Batılı-olmayanın’ Batı’yı algısı ve yaşamasıyla orda doğup büyümüş bir ‘Batılı-olmayanın’ kökeni ve Batı’yla ilişkisinin farklılığı nesilden nesile ayrımlarıyla aktarılıyor.

Bütün bunları Jhumpa Lahiri pürüzsüz, su gibi yolunu bulan bir edayla, sade bir dille veriyor. İlk defa tanıştığım yazar romanın her aşamasında okuyucuya ajitasyondan ve duygusallıktan uzak, bir o kadar da içindeki kanı pompalayan, yeri geldiğinde taş oturtan rahatlık ve doğallıkta bir hikaye sunuyor.

Yazım tarzının su gibi yolunu bulmasını doğal buluyorum Yengeç burcu yazarın. Ve fakat haritasını açıp baktığımda bu kitabın hikayesi ve karakterlerine dair başka tespitler benim için Lahiri’nin arketipsel yolunu anlamlandırıyor.

Lahiri’nin hem sabit burcu hem hava elementi tek. Sabit burç eksikliği olaylara konsantre olma, devam etme, sabitlenme enerjisinin düşük olduğunu gösterir. Öte yandan bunu telafi etmek için aşırı bir sabitlenmeye gidebilir insan, öyle ki saplantılı olabilir ya da birtakım şeyleri fazlasıyla biriktirebilir. İster duygu olsun, ister düşünce, ister mal mülk, ister yeme içme.

Kitaptaki karakterler bir türlü bir yere tutunamayan, sabitlenemeyen, içten içe huzursuz, sürekli değişkenlik içinde yaşayan, yeni bir hayata başlayan, yola çıkanlardan örnekler veriyor. Bunun ilk örneği Udayan oluyor. Karısı Gauri’yi de belki bu güdülerle seçiyor, keza Hindistan sonrası Gauri Amerika’da da bu sabitlenememeyi devam ettiriyor. Kızı Bela ise nerdeyse bir keşiş gibi kendini projeden projeye adayan bir organik tarım çiftçisi oluyor. Tek farkı Subhash gösteriyor. O da diğer ucu yansıtıyor. Amerika’ya taşınması itibarıyla yaşamaya başladığı evinden bir santim bile uzaklaşmadan ilk adımını attığı yerde sapasabit kalan, araba modelini bile 30 sene değiştirmeyen ölü bir durağanlıkta.

Hava elementinin eksikliği ise karakterler arası iletişim kopukluğunu yansıtmak anlamında işaret veriyor. Kitabın merkezindeki travmatik olayın aile içinde sorgulanmaması, hiç konuşulmaması, ifade edilmemesiyle başlayıp birbirleriyle olan kişisel ilişkilerinin sağlıksız bir mesafede ilerlemesini getiriyor. Hava eksikliği ilişkilerde zamanlama ve mesafeyi kestirememeyi getirirken bütün karakterler arasındaki mesafe aynen Hindistan-Amerika arasındaki okyanuslar kıtalar büyüklüğünde, soğuk mu soğuk, katı mı katı, duygusuz, kopuk, bağlantısız bir ilişkisizlikte sürüyor.

Sanırım romandaki bu eksik hava ve ilişkisel kopukluklar çenemi düşürüp yazdıkça yazmama, üstünde durmak istediğim birkaç konuya gelemeden kesip atmama sebep oluyor. Ne o? Yoksa hava eksikliği yazıcının üstünde de mi etkin oluyor?

8 bölümden oluşan romanın ikinci dört bölümünün her ilk kısmı aynen böyle şimdiki zamanda ve zamansız bir ifadeyle yor, yor, yor diye anlatılıyor. Yazar sanki karakterler arasındaki o mesafeyi okuyucuyla hikaye arasına da koyarak mesafeye mesafe katıyor, hava elementini katmanlandırıyor. Bunu farkeden yazıcı konuya değinmeden geçemiyor. Lakin noktayı koyma vakti gelip çatıyor. Susheela Raman arka planda söylüyor.

Nowhere to go but the horizon
Where, then, will I call my home?

Saçında Gün Işığı / Jhumpa Lahiri / 376 sayfa / Domingo / Yazar: Yengeç

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s