32 Metrekare

Epi topu iki göz bir daireydi. Toplam 32 metrekare. İki oda, bir mutfak, mini minnacık bir tuvalet. Banyosu yoktu. Mutfağın içinde gizli bir duşu vardı. Tek lavabosu. O da mutfaktaki. Mutfak dolabının bir tarafında çay, kahve, şeker, tuz, diğer tarafında diş macunu, diş fırçası, yüz temizleme jeli dururdu. Gelenlerin kafası karışır, pek de dillendiremezlerdi. Buralarda böyle herhalde der geçerlerdi.

Yatak odasındaki niteliksiz ve dekoratif şömine bozuntusu ortamı olduğundan iyi gösterirdi. Bir tat bir doku. Üstünde ayna asılı, önünde makyaj malzemeleri, parfüm şişeleri diziliydi. Kireç beyazının renkli öğeleri. Hemen bitişiğindeki alçak duvar dolabı nevresim çarşaf evlik ıvır zıvırlarla doluydu. Üstünde duran alarmlı radyonun fosforlu yeşil dijital saati gece parlar, yüzü ona dönük yatanın gözünü alırdı. Yine de o radyonun parlak ışığı yalnız gecelerin dostu olurdu. Cızırdayarak başlayan müziğiyse erken kalkılan sabahların eşlikçisi.

Yatak iki kişilikti. Bir tarafı duvara bitişikti. Orası misafir yeriydi. Ayakucundaki antenli mini televizyon, hangi tarafta yatılırsa yatılsın, Cumartesi sabahları haftasonu eğlencesini kesintisiz verirdi. Bir de memleketten kuş gribi haberlerini.

Dairedeki baz renkler nefti yeşil ve saks maviydi. Kapılar, kirişler, ahşap pencere doğramaları yeşil, perdeler, örtüler mavi. Yataklarınki hariç. Onlar biraz allı güllü, alacalı bulacalıydı. Eh işte, otantik, egzotik, renkli, desenlilerdi. Uyumsuz değil de, karakterli diye geçerlerdi.

Televizyonun hemen arkasında, karşı duvara bitişik köşede mavi örtülü çalışma masası dayalıydı. Masanın bitişik olduğu duvarda insanı dışarı çıkmaya çeken, beri yandan çıkınca pek güven telkin etmeyen, çift kanatlı kapıları açıldığındaysa sıcacık öğlen güneşini içeri alıp şehrin gri damlarını, çatı katlarını gözler önüne seren balkon uzanırdı. Gri zeminli taştan, ince demir parmaklıklardan ibaret kare çıkıntı.

Parmaklarının ucuna basıp nefesini içine çekerek kendini hafifletmiş bir edayla balkona çıktığında ufuğa bakar şehri dinlerdi. Ding dang dong. Ciyuv ciyuv ciyuv. Nani nani nani.

Yalnız yaşamayı ilk defa orda tattı. Çok yalnız kaldı, hiç yalnız kalmadı. Hayatında ağırlamadığı kadar insanı orada ağırladı. O kısacık bir senecik içinde. Daire, metro istasyonlarında yolcu indirip bindiren tren vagonları gibi sürekli dolup boşalırdı. Günün sonunda 32 metrekare hep ona kalırdı.

Bazı günler oturma odasının bir köşesine oturur, odayı seyrederdi. Köşe köşe, duvar duvar, kenar kenar. Büyük duvarda bir raflık, içinde CD’ler ve player, mini kolonlar, kitaplar, kartlar, raptiyeyle duvara tutturulmuş hamur kağıttan ilanlar vardı. Duvar kağıtları da sanki hamurdandı. Sarı saman kağıdı renkli, kendinden tüylü, dikine fitilli, dokusu raptiye için yumuşak, el teması için zımpara gibi. Sol köşede metalden diz boyunda koca bir mumluk dururdu. İçinde de kendi kadar kocaman, kalın bir mum. Doğum gününde hediye gelmişti. Dairenin en kalıcı aksesuarıydı. Kalıcılıkta ısrarlıydı. Kesin dönüş yapmadı. Orada, 32 metrekareye ganimet kaldı. Memleketten getirdiği bakır cezveyle birlikte.

CD playerın durduğu rafın altındaki yatağa geçtiğinde çift kanatlı, uzun dilli pencerelerden karşı binadaki çatı dairesinin içi görünürdü. O daire bir sene içinde en az üç kere kiracı değiştirdi. Kiracılardan biri de en az üç sevgili. O kiracılar perdesizliği seviyordu, bu dairedekiyse saks mavi kumaştan mini örtüleri perde niyetine açıp kapamayı. Karşılıklı müzik dinletme tribine girilmiş miydi, yoksa bunu içinden geçirip müziğin sesini kendisi mi yükseltmişti emin değildi. Ama Barış Manço’nun ölümüne üzülmüştü. Karşı daireyle aralarında yükselen gri damları memleket dağları yerine koyup Dağlar Dağlar diye söyleyip içti, içlendi.

Epi topu 32 metrekareydi. Hatırlaması ne kadar zor olabilirdi ki? Unutmamak için dönmeden önceki hafta bir sağ köşeye oturdu, bir sol köşeye, bir oturma odasına, bir yatak odasına. Bir mutfaktan dairenin içine çıkan dik merdivenlere baktı, bir balkondan içeri yatak odasına. Unutma bu detayları dedi kendi kendine. Kazı bunları kafanın bir köşesine. Burada yaşananları teker teker hatırlayamayabilirsin, ama 32 metrekareyi kaydedebilirsin. Buradan beyninin çekmecelerine koyup sakladığın her renk, her doku, her tat, her ses seni bu 32 metrekareye yeniden döndürebilir. Bulmak istediğinde çekmeceleri açıp yoklayabilirsin.

Çok küçüktü o 32 metrekare. Ve çok büyük. Bir koca seneyi sığdırdı içine. Hem de ne sene. Tek başına o 32 metrekarenin her bir köşesinin arşınlandığı, bir kenarına çökülüp kalakalındığı, içinde derin derin uyunduğu, ruhunsa bir türlü uyuyamadığı, büyük bir mutluluk ve huzursuzlukla çalkalandığı bir sene.

Beden döneli çok oldu o 32 metrekareden, ama ruhun bir kısmı orada rehin kaldı, kesin dönüş yapamayan mumluk ve cezveyle.

Kulak bugün bir parça duydu. Mumluğun mumu alevlendi, cezve tıkırdadı, kahve taştı. Çıkış o çıkış, taşanları kimse geri koyamadı.

4 Replies to “32 Metrekare”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s